Isletim sisteminiz Flash Ögeleri Desteklemiyor.
Yüklemek için tiklayiniz.

   
Ana Menü
Reiki Hakkında
Çalışmalar
EFT
Sizden Gelenler
Sevgili Serap, Ve Gittik kitabını 2 günde bitirdim,ama size ancak ulaşabiliyorum..(görüşme imkanımız ...
62 Yas - İstanbul
konyada önericeğiniz reiki öğreticileri varmı teşekkür ederim ...
26 Yas - Konya
Bu dolunay ihtiyacımız olmayanları bırakarak, "yolu bulunmayan yerde dolaşmak" için güzel bir fırsa ...
39 Yas - İstanbul
Coelho'nun güzel hikayesi için çok teşekkürler! Bırakmanın özgürlüğünü hatırlattığı için... Sevgiyl ...
39 Yas - İstanbul
Serapcım sitenden çok etkilendim..gerçekten mükemmel hele bugünlerde çok ihtiyacım olan yüksek manev ...
55 Yas - İstanbul
takip ediyorum sizi teşekkürler ...
30 Yas - İstanbul
Namaste, Öncelikle varlığınız için teşekkürler, ve güzel bilgi birikimlerinizi de bu özenle uğraşıl ...
30 Yas - İstanbul
''İçinizdeki dikeni çıkarmak ''yazısını çok beğendim, Farkındalığımın artmasına rehberlik ettiğiniz ...
Yas - Bursa
eski olumlamalar kisminda gun gun yazilan olumlamalardan konu konu olan olumlamalardan dilediklerimi ...
37 Yas - İstanbul
Serapcım iyiki yazıyorsun bende sayende tekrar yaşıyorum ...
50 Yas - İstanbul
olanla algilanan ayni sey degildir ...
49 Yas - Bursa
Seçme Gücü adlı yazınıza Yasak Meyve İki Aylık Şiir Dergisi'nin yalan konulu dosyasında 63. sayfada ...
27 Yas - İstanbul
İyi yolculuklar Serap sevgiyle git ve öylede gel.Kalbim seninle ...
54 Yas - İstanbul
Sevgili Serap Hanım Yolunuz açık olsun.Her gününüz su gibi duru ve aydınlık geçsin.Çktığınız yolculu ...
Yas - İstanbul
Sevgili Serap Hanım, 'Kısa Veda' yazınızı bir harikaydı, yüreğinize ve ellerinize sağlık. Hayallerin ...
28 Yas - İstanbul
Çok değerli Can dostum, yol arkadaşım Serap, Kısa bir süreliğine veda derken aslında ne harika şeyle ...
Yas - İstanbul
siteniz de çok güzel bilgiler var yüreğinize sağlık ...
39 Yas - İstanbul
Tavsiyeniz üzerine hemen bir adet "Pusula " adlı kitaptan edindim ve bir solukta bitirdim..gerçekten ...
34 Yas - İstanbul
Bu pazar saat 22:00 de bir enerji gönderimi olacaktı die hatırlıyorum? Dogrumudur? ...
27 Yas - Antalya
Bir şeyleri yapma deyip olumsuzlamak yerine yapıllması istenen şeyi vurgulamanın daha işlevsel olduğ ...
23 Yas - Ankara
Reiki’yi şifa yöntemi olarak kullanabilmemin yanı sıra ruhsal uyanışımıza da ne denli büyük bir etki ...
Yas - İstanbul
bana neler katacak,hayatımda neler değişecek doğrusu merak ediyorum. ...
44 Yas - İstanbul
yansımaların paylaşılması..yansıyan duyguların güzelliği ve yaşama sevince olan olumlu katkılara ara ...
51 Yas - İzmir
sizleri tanıdığım için çok mutluyum, mükemel bir gün geçirdim ve çok güzel şeyler öğrendimm teşekkür ...
25 Yas - İstanbul
tesekkur ederim :) ...
20 Yas - Yurtdışı
evet çok dinlendirici bir müzik. kimin müziği, ne olduğunu ben de merak ettim ? ...
28 Yas - İstanbul
merhabalar, sık kullanımlara bir şekilde eklemiş olduğum sayfanızı az önce bakayım neler varmış iyer ...
53 Yas - İzmir
FAERKINDALIK EVI YASAMIMA SIMDININ GUCU CALISMASIYLA SOYLESILERI ILE VE MIUZIGI ILE FARKINDALIK KAT ...
50 Yas - İzmir
merhaba çok güzel bir site olmuş şimdinin gücü eski çalışmalarına nasıl ulaşabilirim yardımcı olurs ...
52 Yas - İstanbul
SİZİ SEVİYORUM VE TAKİP EDİYORUM. SAYFADA ÇALAN MÜZİĞİNİZİ ÇOK BEĞENDİM. NEDİR? ALMAK İSTİYORUM. ÇOK ...
45 Yas - İstanbul
Sevgili Serap ve Didem, harika bir iş başarmışsınız tebrikler ...
52 Yas - İstanbul
Güzel insanlar Didem ve Serap, Bu güzel site şimdi gerekli olduğunda burada sizleri seviyor ve teşek ...
33 Yas - İstanbul
Hayata dahil olmak isteyenlerin size ulaşması gerek...daha çok yaşayalım ve yazalım ...sevgiyle.... ...
46 Yas - İstanbul
EZGI SORMAN SOYLESI ICIN COK TESEKKURLER COK DEGERLI BIR PAYLASIM....1. BOLUMUNE ULASAMADIM... NASIL ...
50 Yas - İzmir
slm ben bu olumaalara nereden başlamalıyım bıttı dıyorsunuz bana yardımcı olurmuusn burda gungun yaz ...
36 Yas - İstanbul
ben cesim sizinle tanışmak istiyorum ...
Yas - İstanbul
slm olumları yazmak ıstıyorum fakat hızlı geçıyor yardımcı olursanı yada bu olumlamaların yazdıgı bı ...
38 Yas - İstanbul
DÜNKÜ HUZUR MEDİTASYONUNUZU KAÇIRDIM. YOLLAYABİLİRMİSİNİZ? SEVGİLER ...
45 Yas - İstanbul
siteniz çok güzel.hergün takip ediyorum çalışmalardan yaralanıyorum .teşekkürler ...
51 Yas - Manisa
Merhabalar :)) Olumlamalarınızı takip ediyor ve uyguluyorum ancak bazen olumlamalarınızda olumsuz cü ...
38 Yas - İstanbul
Ben bir yagmur damlasiyim yeryuzune dusunce gidecek bir yer aradim once bir cay buldum aradigim bu o ...
39 Yas - Ankara
Didem'cim, başarılarınızın devamını dilerim. Sevgiler ...
35 Yas - İstanbul
huzur ve güven verici insanlığa büyük katkı teşekürler ...
30 Yas - İstanbul
Tebrikler !! Cok yararlı ve keyifli bir site olmus.... Basarılarınızın devamını dilerim.. ...
37 Yas - İstanbul
hayırlı olsun ...sevgiyle ,şefkatle hep beraber bu yolda yürüyoruz.Hepimizin yolu açık olsun.Hep ber ...
Yas - İstanbul
Şükran duygusu içinde yaşamak insanın yaşamını gerçekten çok olumlu etkiliyor. Sahip olduğumuz güzel ...
23 Yas - İstanbul
Çok güzel bir site olmuş. Ellerinize sağlık. Motivasyonumu en üstte tutmak için her gün ziyaret edec ...
43 Yas - İstanbul
Yazılarınız beni çok etkiledi. Sanki içimde var olan ancak farkında olmadığım duygular açığa çıktı. ...
29 Yas - Antalya
Çok güzel bir site olmuşl.Tebrikler ...
32 Yas - İstanbul
BAĞIMSIZ RUH ÇALIŞMALARI

TANRI'NIN SEVECEN GÖZLERİ

Kim Tanrı hakkında gerçekten bir şey bilebilir? Tanrı'ya dair o kadar çok öğreti, o kadar çok kavram ve görüşe sahibiz ki. Ancak hepsine insan eli değmiş. Sonuç olarak, Tanrı hakkındaki düşüncelerimizin geldikleri farklı kültürlerle bu denli uyum içerisinde olması insanı hayrete düşürüyor. Neyse ki içimizin derinliklerinde, kutsal olanla doğrudan bir bağ var. Varlığımızın kendi kişliğimizin ötesinde bir parçası var. Bilinçli olarak, ruh veya bedeniniz yerine bu parçayla özdeşleşmeyi seçebilirsiniz. Bunu yaptığınız zaman, içinizde doğal bir değişim meydana gelmeye başlar. Zaman içinde, bu değişimi gözlerken Tanrı'ya yaklaşmanın nasıl bir şey olduğunu görürsünüz. Aslında ilahi ruh doğrultusunda hareket etmenin nasıl bir duygu olduğunu öğrenmeye başlarsınız. İçinizdeki değişiklikler yaklaşmakta olduğunuz gücün yansımasıdır. Yağmurun ıslattığını, güneşin ısıttığını öğrendiğiniz gibi, Tanrı'nın doğasında değişen kişiliğinizin aynasına bakarak öğrenebilirsiniz. Bu felsefe değil, dolaysız deneyimdir.
Ruhani gelişim de başka herhangi bir şey gibi, bir deneyim olarak yaşanabilir. Siz de hayatınızın bir noktasında fazlasıyla olumsuzluk, öfke ve pişmanlık hissettiğinizde, böyle bir deneyim yaşamış olabilirsiniz. Böyle hissetmenin nasıl bir şey olduğunu ve bu duygular içindeyken başkalarına karşı neler hissettiğinizi bilirsiniz. Kalbinizin nasıl hissettiğini, düşünce ve davranışlarınızın nasıl olduğunu bilirsiniz. Bu alanı bilirsiniz. Bu felsefe değil, dolaysız deneyimdir.
Eğer bu yanınızı geliştirirseniz, zaman içinde gerçektende gerginlik ve endişeden uzaklaşırsınız. Daha alttaki titreşim bulutlarının hepsi, sizin içinde oturduğunuz yerden daha öteye gitmeye başlar. Bulut orada olabilir de, eğer siz kendinizi onunla özdeşleştirmez veya ona tutunmazsanız o da artık size tutunamaz. Daha aly katmanlarda ki titreşimleri serbest bıraktıkça, doğal olarak onların siz olduğunuzu ya da onlarla herhangi bir ilişkiniz olduğunu düşünmekten vazgeçersiniz. Siz onları serbest bıraktıkça İlahi Ruhunuz yukarıya doğru yükselir.
İlahi ruhunuzun yukarıya doğru yükseldiğini nereden bileceksiniz? Bunu soluk aldığınızı bildiğiniz gibi, kalbinizin çarptığını, düşünceleriniz olduğunu bildiğiniz gibi bilirsiniz. Oradasınız, be deneyimi dolaysızca yaşıyorsunuz.
Yukarıya doğru yükselmek ne demektir? Kendi içinizde daha geriye çekilme deneyimidir. Artık kaba benliğinize baskı yapmadığınız için, içinizde daha büyük bir genişlik hissetmeye başlarsınız. Kendinizle içinizde ki düşünce ve duygularınız arasında daha büyük bir mesafe olduğunu hissedersiniz. Eskisi kadar öfke, korku veya utangaçlık hissetmezsiniz. İnsanlara içerlemezsiniz. Eskisi kadar sık kapanmaz ya da gerilmezsiniz. Hala olmasını istemediğiniz şeyler olmaya devam etsede artık sizi eskisi kadar etkilemiyor gibidirler. Böyle şeylere tepki veren yanınızın gerisine çekildiğiniz için size ulaşamazlar. Bunlar sadece size anlatılan şeyler değil, gerçek deneyimlerdir. Varlığınızın alt katmanlarındaki titreşimleri salıverdiğinizde doğal olarak meyana gelecek şey budur. Geriye ve yukarıya, daha derindeki titreşimlere doğru kayarsınız.
Nereye gidiyorsunuz? Size neler olduğunu anlayacak bir temeliniz olmasa bile, yine de inkar edilemez bir şekildebir yere gitme deneyimi yaşıyorsunuz. İlahi varlığınızın içine girmeye başladığınızı hissediyorsunuz. Varlığınızın  fiziksel ve psikolojik yanlarıyla ilişkiniz azaldıkçakendinizi saf enerji akışıyla daha fazla özdeşleştirmeye başlıyorsunuz.
Formdan çok ilahi ruhla özdeşleşmek nasıl bir duygu? Endişe ve gerilim duygularının etrafında dolaşırken artık sevgi duygusunun etrafında dolaşıyorsunuz. Hiç bir nedeni olmaksızın sevgi hissediyorsunuz. Arka fonunuzda sevgi var. Arka fonunuzda açıklık, güzellik ve şükran var. Sizin kendinizi böyle hissettirmenize gerek yok, ilahi ruhun hissettiğ bu. Eğer size bedenin normal olarak ne hissettiği sorulsa, genellikle bir iki konuda huzursuz olduğunu söyleyebilirdiniz. Ruhunuz için ne söylerdiniz? Tam anlamıyla dürüst cevap verecek olsanız, büyük olasılıkla, genelde şikayet ve korkuyla dolu olduğunu söylerdiniz. Peki, İlahi Ruh normal olarak nasıl hisseder? Her zaman coşku hisseder. Her zaman özgürlük ve neşe hisseder.
Bu nedenle, varlığınızın ilahi yanına gittikçe daha fazla odaklanmaya başlarsınız. Bunu İlahi Ruha ulaşarak değil, geri kalanı salıvererek yaparsınız. Gerçekten başka bir yol yoktur. Kişisel yanınız İlahi Ruha dokunamaz; onu serbest bırakmalısınız. Onu serbest bırakınca geriye kayarsınız. Geriye gittikçe yükselir, hissettiğiniz sevgi ve neşenin oranı yükselir. Hızla yükselmeye başlarsınız. Hep artan, sürekli bir gelişimde bunlar olur.

Haftaya devam...
ORTA YOLUN SIRRI DEVAM

Öncelikle, her şeyin kendi yin ve yang'ı olduğuna göre her şeyin kendine özgü bir denge noktası olduğunu fark etmelisiniz. Bir örgü gibi birlikte dokunmuş olan bütün bu denge noktalarının uyumu Tao'yu oluşturur. Bu geniş kapsamlı denge, eşitliğini zaman ve mekanda hareket ederken sağlar. Gücü olağanüstüdür. Eğer Tao'nun gücünü hayal etmek istiyorsanız, iki yana sallanırkenne kadar enerji harcandığını inceleyiniz. Farz edelim ki, A noktasından B noktasına gitmek istiyorsunuz, ama dosdoğru oraya yürümek yerine, bir sinüs dalgası gibi bir yandan diğer yana hareket ediyorsunuz. Bu çok uzun sürer ve çok fazla enerji kaybına neden olurdu. Başka bir deyişle yolun etrafında salınmak hiç randımanlı değildir. Randıman almak için bütün enerjinizi yolun üzerinde toplamalısınız. Eğer bunu yaparsanız, iki yana sallanırken kaybedilen enerji ortaya doğru çekilecektir. Toplanan enerji verilen görevi çok daha verimli bir şekilde yerine getirmek için kullanılır. Tao'nun gücü budur. Karşıtlar arasında sallanmaktan vazgeçerseniz, tahmininizin çok ötesinde enerjiye sahip olduğunuzu göreceksiniz. Başkasının saatlerini alan işler sizin için bir kaç dakikalık iş olur. Başka insanları yoran işler için pek az enerjiye ihtiyaç duyarsınız. Karşıtlarla mücadele etmekle bir şeyi yapmak için odakta kalmak arasında ki fark budur.
Bu prensip hayatın her yönü için doğrudur. Eğer dengeniz yerindeyse, yeme zamanı geldiğinde yersiniz ki bu bir anlamda bedeninizin sağlığını korur. Tersini yapmak, çok az yemenin, çok fazla yemenin veya yanlış yiyecekler yemenin sonuçlarıyla uğraşarak enerji kaybetmek olur. Bedeninize karşı dengeli davranmak aşırılıkların olumsuz etkilerini yüklenmekten çok daha elverişlidir.
Aslında aşırı uçlarda muazzam enerji kaybedersiniz. Ne kadar aşırıysa, o kadar tam günlük proje haline gelir. Örneğin, her an birlikte olmakta ısrar ettiğiniz ilişki, tam gün çalışacağınız bir iş olacaktır. Başka bir işiniz olabilmesinin tek yolu, ayni işte, ayni masada çalışmaktır. Öteki aşırı uçta ise, eğer hiç bir ilişkiniz yoksa, her an yalnız ve kederliyseniz, pek bir şey yapamazsınız. Yine ayni noktaya geldik. Aşırılıklar bütün enerjinizi alır. Eylemlerinizin verimsizlik derecesini, merkezden kaç derece ayrıldığınız belirler. belli miktarda enerjinizi sarkacın salınımına uydurmaya çabaladığınızdan, hayatınızı yaşamak için o miktarda daha az enerji kullanabilirsiniz. Aşırılıklar iyi öğretmenlerdir. Aşırılıkları incelediğiniz zaman, dengesiz davranış kalıplarının etkisini görmek kolay olur.
Şimdi zincirleme sigara içen kişi örneğini ele alalım. Her zaman ağzında bir sigara vardır ve sürekli yeni bir sigara yakmaktadır. Hayatının anlamlı bir yüzdesini sigara içmek kapsamaktadır. Sigara satın almakta, sigara yakmakta ve sigara içmektedir. Ayrıca sigara içebileceği yerleri bulmak içinde çaba harcamaktadır. Sigara yakmak için dışarı çıkmak hoşuna gitmediği için de kamu alanlarında sigara içilmesinden yana olan komiteler kurmaktadır. Enerjisinin ne kadarının sigara içmeye gittiğine dikkat edin. Şimdi de sigarayı bırakmaya karar verdiğini düşünün. Artık tek bir sigara yok. Eğer bir yıl sonra geçen yıl ne yaptığını soracak olursanız; size sigarayı bıraktığını söyleyecektir. Geçen yılki hayatı bundan ibarettir. Önce çiklet çiğnemeyi denedi, ama bunun pek bir yararı olmadı. Sonra nikotin bandı yapıştırmayı denedi, onun da gerçek anlamda bir yararını görmedi. Bunlar işe yaramayınca bu kez hipnoterapiye geçti. Sarkaç şimdiye kadar çok uzun süre bir uca doğru sallanmıştı; sigarayı bırakabilmesi için şimdi de karşı uca doğru sallanması gerekiyordu. Her iki uç da, hayatının daha üretken yönlerinde değerlendirilebilecek çok büyük zaman, enerji ve efor kaybına yol açmıştı.
Enerjinizi uçları muhafaza etmeye çalışarak harcarsanız, hiç bir ilerleme olmaz. Tek düze bir hayata saplanıp kalırsınız. Ne kadar uçtaysanız o kadar ilerleyemezsiniz. Bir oluk açar onun içine gömülürsünüz. Sonra tümünü uçlarda harcadığınız için, Tao'da hareket edecek enerjiniz kalmaz.
'Yol' ortadadır, çünkü enerjinin dengelendiği yer orasıdır. Ama sarkacın uçlara doğru sallanmasına nasıl engel olacaksınız? Şaşırtıcıdır, ama bunu onu serbest bırakarak yaparsınız. Siz uçları enerjiyle beslemediğiniz sürece sarkaç uçlara doğru sallanmayı sürdürmez. Onlara katılmazsanız, sarkaç doğal olarak merkeze doğru gelir. Merkeze geldiği zaman da siz enerjiyle dolarsınız. Çünkü o zamana kadar boşa harcanan enerjiyi artık kullanabilirsiniz.
Eğer uçlara sallanmaya katılmaz, merkezde kalmayı seçerseniz, Tao'yu öğrenmeye başlarsınız. Onu elinizde tutmazsınız, ona dokunmazsınız bile. O, enerjinin uçlara savrulmadığı zaman yaptığı şeydir. O, hayatta meydana gelen her olayın merkezine gitmek için kendi yolunu bulur ve sukunet içinde orada kalır. Tao'nun içi boştır, oyuktur. Kasırganın gözü gibi, gücü boşluğundadır. Herşey girdap gibi onun etrafında döner ama o hiç etkilenmez. Hayatın girdabı enerjisini merkezden çeker, merkezde enerjisini hayatın girdabından. Havada, doğada ve hayatınızın her yönünde, bütün yasalar aynıdır.
Salınmaya katılmayıp merkezde kalınca, enerji doğal olarak dengesini bulacaktır. İçiniz öyle çok enerjiyle dolacaktır ki çok daha net ve açık olacaksınız. Her anda var olma deneyimidoğal haliniz olacak. Bir takım şeylere aşırı bağımlı olmayacak ya da karşıtlarla ilgili düşüncelere kapılmayacaksınız. Siz netleştikçe, hayatın olayları gerçekten de yavaş yavaş gözler önüne seriliyormuş gibi olacak. Bu bir kez gerçekleştikten sonra, artık her ne olursa olsun, olaylar kafanızı karıştırmaz ve sizi sıkıntıya boğmaz.
Bu pek çok insanın yaşam biçiminden farklıdır. Onlar araba kullanırken önlerine çıkan biri yüzünden bir saatlerini, bazen de günün geri kalan kısmını huzursuz geçirebilirler. Tao'da olan biri için ise olaylar sadece meydana geldikleri süre kadar zaman alır. Hepsi bu. Araba kullanırken karşınıza biri çıktığında, enerjinizin merkezden çekilmeye başladığını hissedersiniz. Siz tutmaz bırakırsanızenerjiniz merkeze geri döner. Uçlara doğru onu izlemezseniz, enerjiniz olduğu ana geri döner. Bir sonra ki olay meydana geldiğinde orada olursunuz. Her zaman orada olursunuz ve bu sizi geçmiş dengesizlklere tepki veren insandan daha güçlü kılar. Hemen hemen herkesin dengesini kaybettiği bir an vardır. Geçip gittikten sonra kim içinde tutmak ister? Siz orada değilken ortaya çıkan enerjilerle kim ilgilenir? Unutmayın, kim amacına sahip çıkıp şimdiki zamanda kalırsa, sonunda galip gelir.
Tao'da hareket ederken daima oradasınızdır. Hayat kesinlikle çok basit bir hale gelir. Tao'da hayatta neler olduğunugörmek kolaydır. Hayat tam çnünüzde yavaş yavaş şekil bulur. Ancak uçlara bulaştığınız için içinizde her türden tepkiler süregelmekteyse, hayat şaşırtıcıymış gibi görünür. Bunun nedeni hayatın çok şaşırtıcı olması değil sizin kafanızın karışık olmasıdır.
Siz şaşırmaktan vazgeçerseniz her şey basitleşir. Hiç bir tercihiniz yoksa tek istediğiniz şey merkezde kalmaksa, siz sadece metkezi hissederken hayat şekil bulur. Her şeyin içinden geçen görünmez bir iplik vardır. Her şey merkez dengesi sayesinde sukunetle hareket eder. Bu Tao'dur. Getçekten oradadır. İlişkilerinizde, diyetinizde ve işinizle ilgili faaliyetlerinizde oradadır. Her şeyin içinde vardır. O fırtınanın gözüdür. O tümüyle huzurdur. Size merkezde bulunmanın nasıl bir duygu olduğuna dair fikir vermek için yelkencilik örneğini kullanalım. Yelkene çıkmaya hiç rizgar yokken başlayacağız. Bu aşırı bir uçtur ve hiç bir yere gitmeyeceğiz. Birbiriyle etkileşim halinde pek çok güç olduğu için yelkencilik güzel bir örnektir. Rüzgar, yelken, dümen, yoldayken gerilen ipler vardır. Rüzgar uçururken yelkenleri çok gevşek bırakırsanız ne olur? İşe yaramaz. Çok sıkı tutarsanız ne olur? Devrilirsiniz. Düzgün bir şekilde yelken açmak için yelkenleri tam anlamıyla doğru tutmalısınız. Ama tam anlamıyla doğru ne demektir? Doğru, rüzgarın gücüne karşı, yelkenin gerginliğinin merkez noktasındadır. Ne çok fazla, ne çok az. Buna 'yumuşak nokta' denir. Rüzgarın yelkene doğru vurduğu ve sisinde ipleri doğru tuttuğunuz anda ki duyguyu düşünün. Kusursuz bir denge duygusuyla yola çıkarsınız. Sonra rüzgar değişir ve siz ona uyum sağlarsınız. Siz, rüzgar, yelkenlş ve su bir bütün haline gelirsiniz. Bütün güçler ahenk içindedri. Güçlerden biri değişirse, diğerleri de ayni anda değişir. ' Yol' da hareket etmenin anlamı budur.
Yelken Tao'sunda denge noktası sabit değildir, dinamik bir dengedir. Denge noktasından denge noktasına, merkezden merkeze hareket edersiniz. Hiç bir düşünceniz veya tercihiniz olamaz, güçlerin sizi gçtürmesine izin vermek zorundasınız. ' Yol ' da hiç bir şey kişisel olmaz. Siz sadece güçlerin elinde ki dengenin ahengine katılan bir enstrümansınız. Bütün kazancınızın, bir şeylerin nasıl olması gerektiğine dairkişisel tercihlerinizde değil, dengede yattığı noktaya ulaşmalısınız. Hayatın tümü için yol budur. Denge konusunda ne kadar çok çalışabilirseniz, hayata o kadar yelken açabilirsiniz. Tao'ya geldiğiniz zaman olan şey çabalamadan hareket etmektir. Hayat mrydana gelir, siz oradasınızdır ama siz hayatı meydana getirmezsiniz. Hiç yük yoktur, hiç stres yoktur. Siz merkezde otururken, güçler kendi işlerini hallederler. Tao budur. O tüm hayatın en güzel yeridir. Ona dokunamazsınız, ama onunla bir olabilirsiniz.
Tao'nun yolunda uyanıp, ne yapacağınızı görüp sonra da gidip onu yapmazsınız. Tao'da körsünüz ve nasıl kör olunacağnı öğrenmek zorundasınız. Tao'nun nereye gittiğini asla göremezsiniz, sadece orada onunla birlikte olabilirsiniz.Kör bir insan şehrin sokaklarında basyon kullanarak yürür. Bu bastona bir ad verelim. Uçları arayan, kenarlarını hisseden, yin ve yang'a dokunan olsun. Bu bastonun yardımıyla yürütenler bastonu sık sıkönlerinde hareket ettirerek, önce bir yana sonra öteki yana hafifçe vururlar. Bunu yaparken nerede yürümeleri gerektiğini bulmaya çalışırlar. Aşırı uçları bulurlar. Eğer yolunuzu göremiyorsanız, yapabileceğiniz tek şey kıyıları hissetmektir. Ancak eğer kıyıları hisseder ve oraya gitmezseniz, ' yol ' da kalırsınız. Tao'da böyle yaşanır.
Bütün büyük öğretiler merkeze giden yolu, denge yolunu gösterir. Daima yaşadığınız yer orası mı, yoksa uçlarda mı kayboldunuz diye bakın. Aşırı uçlar karşıtlarını yaratır; blge insanlar ise bundan kaçınır. Merkezde dengeyi bulun ve ahenk içinde yaşayın.

HAFTAYA; TANRI'NIN SEVECEN GÖZLERİ
ORTA YOLUN SIRRI

Hayati ruhsal bir yol olarak yaşamayı konu alan hiç bir tartışma, ruhsal öğretilerin en derinlerinden biri olan Tao te Ching'e değinmeden tamamlanmış olmaz. Bu öğreti, tartışılması çok zor bir konuyu ele alır. Tao, kelime anlamıyla çevrildiğinde 'yol' anlamına gelir. Tao o kadar incelikli bir şeydir ki, sadece yavaş yavaş çevresine değinilebilir ama kendisine hiç bir zaman gerçekten dokunulamaz. Bu tezde hayatı en temel ilkeleri ortaya konur. Yin ile yang, erkek ile dişi, karanlık ile aydınlık arasında ki dengeyi temel alan bir tezdr. Tao te Ching'i kolayca okuyabilirama asla tek kelime anlamazsınız ya da okuyabilir ve okuduğunuz her kelimeyle gözlerinizden yaşlar boşalır. Ancak sorun şudur; Bunu bilgiye, anlayışa dönüştürebilirve onun ifade etmeye çalıştıklarını kavramak için bir temel haline getirebilirmisiniz? Sorun budur. 
Ne yazık ki, ruhsal öğretilerçoğu zaman mistik kelimelerle gerçeğin özünü maskeler. Ancak bu denge, bu Tao gerçekten çok basittir. Hayatın sırlarını gerçekten öğrenmiş olanlarbu gerçekleri hiç bir şey okumadan fark ederler. Eğer Tao'yu anlamak isterseniz, çok yavaş gidin ve çok basit tutun. Yoksa gözünüzün önünde olduğu halde onu kaçırabilirsiniz. 
En iyisi Tao'ya bazı çok basit ve cevap almayı amaçlamayan sorular yoluyla yaklaimaktır. Örneğin, bir insanın bazen yemek yemesi iyimidir? Evet öyle olduğu çok açıktır.Bir insanın durmadan yemek yemesi iyimidir? Hayır, tabii ki iyi değildir. İkisinin arasında bir yerde Tao'ya geçersiniz. Belirli aralıklarla oruç tutmak iyimidir? Evetç Hiç yemek yememek iyimidir? Hayır…Sarkaç, patlayana kadar yemekle açlıktan ölmek noktaları arasında ki alanı tümüyle tarayacak şekilde sallanabilir. Burada sarkacın iki uç noktası vardır; yin ve yang; genleşme ve büzülme; yapmama ve yapma. Her şeyin iki aşırı ucu vardır. Her şeyin sallanan sarkaç gibi derece derece çıkış ve inişleri vardır. Eğer aşırı uçlara giderseniz, varlığınızı sürdüremezsiniz. Bu aşırı uçlar ne kadar aşırıdır? Örneğin sıcak hava mı seviyorsunuz? 3000 c derecelik ısıya ne dersiniz? Anında buharlaşırdınız. Soğuk hava mı seviyorsunuz? Mutlak sıfır noktasına ne dersiniz? Vücudunuzun molekülleri bir daha hiç kıpırdayamazdı. 
Daha az uçtaki bir örneği alalım. Birine yakın olmak hoşunuza mı gidiyor? Asla ayrılmaksızın yakın olmak nasıl bir şey olurdu? Her öğün yemeğinizi birlikte yiyip her yere birlikte giderseniz ve her şeyi birlikte yaparsınız. Telefonla konuşurken her ikinizinde birlikte konuşabilmesi için diyafon kullanırınsınız. O kadar yakın olmak istiyorsunuz ki neredeyse ayni insan oldunuz. Bu ne kadar devam edebilir sizce?
Bu insan ilişkilerinde ki bir uçtur. Diğer uç noktasında kendi alanınız olmasını istersiniz. Bağımsızsınızdır. Ayrı olmak hoşunuza gider, çünkü böylece birlikteyken daima birbirinizle paylaşacağınız bir şeyleriniz olur. Ancak ne kadar bağımsızsınız? Birbirinizden ayrı seyahat ediyor, ayrı ayrı yemek yiyor ve ayrı evlerde oturuyorsunuz. Öylesine ayrısınız ki kimse bir ilişkiniz olduğunu fark edemiyor? Birbirinizi yıllardır görmediniz mi? Bu iki aşırılıkta ayni noktada son bulacaktır. Çok yakın ve çok uzak; her iki durumda da fazla vakit geçmeden bribirinizle konuşmayacaksınız. Her şeyin aşırı uçları, yin ve yang'ı vardır. 
Şimdi meseleyi daha incelikle ele alalım. 3000 c derecelik ısı kulağa hiç hoş gelmiyor, mutlak sıfırda pek ilginç değil. Açlıktan ölmek ya da hastalanana kadar tıkınmakta öyle. Ama birine daima birlikte olacak kadar yakın olma kısmı kulağa hoş gelebilir. En azında böyle bir şeyi denemek isteyebilirsiniz. Eğer öyleyse sizin sarkacınız çok uzun zamandan beri aksi yöne doğru savrulmuştur. Çok uzun bir zamandır yalnızdınız; pek çok akşam tek başınıza yemek yediniz, pek çok filmi yalnız başınıza izlediniz, pek çok yolculuğa kendi başınıza çıktınız. Başka bir deyişle, sarkacınız merkezden uzaklaştı. 
Bilimsel olarak, eğer bir sarkacı otuz derece sağa çekerseniz, otuz derece sola gelene kadar geriye doğru sallanacağını biliyoruz. Burada ki yasalar hep aynıdır; içsel yasalarda, dışsal yasalarda. Ayni ilkeler bu dünyada ki her şey için geçerlidir. Eğer bir sarkacı bir tarafa çekerseniz, öteki tarafta da tam ayni uzaklığa kadar sallanır. Eğer günlerce aç kalmışsanız, biri önünüze yemek koyduğunda yemek yerken kibar davranamazsınız. Yiyeceği bir hayvan gibi tıkarsınız ağzınıza. Hayvan gibi davranmanızın derecesi, hayvani iç güdülerinizi ortaya çıkaracak kadar aç kalma derecenizle tam olarak aynıdır. 
Peki, Tao nerededir? Tao ortadadır. Burası her iki tarafa doğru iten hiç bir enerjinin bulunmadığı yerdir. Ve siz Yol'dan çıkmadıkça da gerçekten huzurlu bir uyum içinde kalma eğilimindedirler. Eğer Tao'yu anlamak istiyorsanız, iki ucun arasında neyin uzandığına daha dikkatli bakmalısınız. Çünkü sarkaç iki uçtada sürekli kalamaz. Bir sarkaç en dıştaki pozisyonunda ne kadar kalabilir? Sadece bir an. Bir sarkaç hiç hareket etmeden ne kadar kalabilir? O durumda sonsuza kadar kalabilir, çünkü dengesini bozan güçler yoktur. Bu Tao'dur. Yani merkezdir. Ancak bu onun hareketsiz ve sabit kaldığı anlamına gelmez. Onun bundan çok daha dinamik olduğunu göreceğiz. 

HAFTAYA; ORTA YOLUN SIRRI DEVAM... DÜŞÜNMEK devam…
 
Ölümü tartışmaktan korkmamalısınız. Bu konuda gerilmeyin. Gerilmek yerine, bu bilginin hayatınızın her anını tamamıyla yaşamanıza yardım etmesine izin verin, çünkü her an önemlidir. Biri sadece bir haftası kaldığını öğrendiğinde olan budur. Sorsanız size hayatlarının en önemli haftasının son hafta olduğunu söyleyeceklerinden emin olabilirsiniz. Son hafta her şey milyon kere daha anlamlıdır. Eğer her haftayı böyle yaşasaydınız nasıl olurdu?
Bu noktada kendinize neden böyle yaşamadığınızı sorun. Öleceksiniz, bunu biliyorsunuz. Sadece ne zaman olacağını bilmiyorsunuz. Her bir şey elinizden alınacak. Sahip olduğunuz şeyleri, sevdiklerinizi ve bu hayata dair t,m umut ve hayallerinizi arkanızda bırakacaksınız. Bulunduğunuz yerden alınacaksınız. Oynamakla o kadar meşgul olduğunuz rollerin içini dolduramayacaksınız artık. Ölüm her şeyi şimşek hızıyla değiştirir. Gerçek budur. Eğer bütün bunlar bir anda değiştirilebiliyorsa, belki de gerçek değillerdir. Belki de kim olduğunuzu bir kontrol etmelisiniz. Belki de daha derinde bakmalısınız.
Derin gerçekleri kavramanın güzelliği, hayatınızı değiştirmek zorunda kalmaksızın yaşam biçiminizi değiştirmektir. Ne yaptığınız değil, bunu ne kadar yaptığınız önemlidir. Basit bir örneği ele alalım; binlerce kez dışarıda yürüdünüz, ama kaç kez gerçekten değerini bildiniz bunun? Hastane yatağında yatan ve biraz önce kendisine sadece bir haftası kaldığı söylenen birini düşünün. Doktora bakıp, ‘ Dışarı çıkıp yürüyebilir miyim? Gökyüzüne bir kere daha bakabilir miyim? ‘ diye sorar. Eğer dışarıda yağmur yağıyorsa, yağmuru bir kez daha hissetmek ister. Onun için bu en değerli şeydir. Ama siz yağmuru hissetmek istemiyorsunuz. Kaçıp bir yerlere sığınıyorsunuz.
Hayatımızı yaşamamıza izin vermeyen şey nedir? İçimizde ki, hayatımızın tadını çıkarmamıza engel olacak kadar korkan şey nedir? Bu yanımız bir sonra ki şeyin düzgün gitmesini sağlamaya çalışmakla o kadar meşguldür ki, sadece var olarak hayatı yaşayamayız. Ölüm gelmeden önce yaşamak istemiyor musunuz? Büyük olasılıkla bir uyarı almayacaksınız. Pek az insana ne zaman öleceği söyleniyor. Neredeyse herkes bir nefes alıyor ve bir sonraki nefesi almadığını anlamıyor.
O zaman her günü, hayatı bütünüyle yaşamanıza izin vermeyen, bu korkan parçanızı bırakmak için kullanmaya başlayın. Öleceğinizi bildiğinize göre, söylenmesi gerekeni söylemeye ve yapılması gerekeni yapmaya razı olun. Bir sonra ki anda olacaklardan korkmadan şu anı bütünüyle yaşamaya razı olun. Ölümle yüz yüze geldiklerinde insanların yaptığı budur. Siz de bunu yapmak zorundasınız çünkü her an ölümle yüz yüzesiniz.
Her an ölümle yüz yüzeymişçesine yaşamayı öğrenin; daha cesur ve daha açık olacaksınız. Eğer hayatı bütünüyle yaşarsanız son arzunuz olmayacak. Arzularınızı her an yerine getirmiş olacaksınız. Ancak o zaman hayat deneyimini bütünüyle yaşamış olur, yaşamaktan korkan yanınızı bırakırsınız. Hayattan korkmak için bir neden yok. Hayattan alınacak tek şeyin hayatın deneyimlerini yaşayarak ulaşılacak gelişim olduğunu anladığınız zaman, bu korku dağılıp gidecek. Hayata gerçekten anlam kazandıran şey hayatı yaşamaya razı olmaktır. Bu, kendine özgü  bir olay değil, hayattaki olaylar ile ilgili deneyimleri yaşamak istemektir.
Ya karşılaşacağınız bir sonra ki insanın göreceğiniz en son insan olduğunu öğrenseniz ne yapardınız? Orada durum kafanıza dank etmiş olarak durur bu deneyimi yaşardınız. Size ne söylediğinin hiç bir önemi olmazdı. Sadece kelimelerin değerini bilerek dinlerdiniz; çünkü bu sizin son konuşmanız olacaktı. Her konuşmaya böyle bir farkındalık getirseniz nasıl olur? Ölümün köşede beklediği süylendiğinde olan budur. Siz değişirsiniz, dünya değil… Gerçekten arayanlar her an böyle yaşamaya teslim olurlar ve hiç bir şeyin kendilerini durdurmasına izin vermezler. Neden bir şeyler sizi durdursun ki? Nasılsa öleceksiniz.
Eğer son haftanızmış gibi yaşamak için kendinizle mücadeleye girerseniz, zihniniz her türlü bastırılmış arzuyu ortaya atabilir. Her zaman yapmayı istediğiniz her şey hakkında konuşmaya başlayabilir ve siz, iyisimi gidip yapayım, diye düşünmeye başlayabilirsiniz. Kısa zamanda cevabın bu olmadığını görürsünüz. Hayattaki gerçek deneyimleri kaçırmanızın nedeninin, özel deneyimler yaşamaya kalkışmanız olduğunu anlamanız gerekiyor. Hayat ele geçirdiğiniz bir şey değildir; deneyimler yaşadığınız bir şeydir. Hayat sizle de siz olmadan da  vardır. Milyarlarca yıldır devam ediyor. Siz sadece onun incecik bir dilimini yaşama onuruna sahip oldunuz. Bir şeyleri ele geçirmek için çabalamakla meşgulseniz, fiilen yaşamakta olduğunuz dilimi kaçıracaksınız demektir. Hayat deneyimlerinin her biri farklıdır ve her deneyim yaşanmaya değer. Hayat savurganca harcanacak bir şey değildir. Gerçekten çok değerlidir. Bu yüzden de ölüm bu kadar müthiş bir öğretmendir. Hayatı değerli kılan ölümdür. Ömrünüzden geriye sadece 1 hafta kaldığını düşündüğünüzde, bakın hayat ne kadar değerli bir hale gelir. Eğer ölüm diye bir şey olmasaydı, hayat ne kadar değerli olurdu? Daima elinizde olduğunu düşündüğünüz için, her saniyesini savurganca harcardınız. Nesneleri değerli kılan az bulunur olmalarıdır. Az bulunur olması, basit bir kayayı nadir bir mücevher haline getirir.
Yani ölüm aslında hayata anlam verir. Ölüm dostunuzdur. Ölüm kurtarıcınızdır. Tanrı aşkına ölümden korkmayın. Size ne söylediğini öğrenmeye çalışın. Öğrenmenin en yüce yolu hayatınızın her anını alıp en önemli şeyin onu dolu dolu yaşamak olduğunu fark etmektir. Her bir anı tam olarak yaşarsanız, daha dolu bir hayatınız olur ve ölümden korkmanız gerekmez.
Ölümden korkuyorsunuz, çünkü yaşamaya can atıyorsunuz. Ölümden korkuyorsunuz, çünkü henüz yaşamadığınız bir şeyler olduğunu düşünüyorsunuz. Bir çok insan ölüm kendilerinden bir şeyler alacakmış gibi hisseder. Bilge insanlar ölümün kendilerine sürekli bir şeyler verdiğinin farkındadır. Ölüm hayatınıza anlam vermektedir. Hayatınızı fırlatıp atan sizsiniz; her anını ziyan ediyorsunuz. Arabanıza biniyor, oradan oraya gidiyor ve hiç bir şey görmüyorsunuz. Orada bile değilsiniz. Yapacağınız bir sonra ki şeyi düşünmekle meşgulsünüz. Kendinizden bir ay ya da bir yıl öndesiniz. hayatı değil zihninizi yaşıyorsunuz. Bu durumda hayatınızı harcayan sizsiniz, ölüm değil. Ölüm aslında dikkatinizi yaşadığınız ana çekerek hayatınızı geri almanıza yardım ediyor. '' Ulu Tanrım! Bunu kaybedeceğim. Yakınlarımı kaybedeceğim. Çocuklarımı kaybedeceğim. Bu onları görebileceğim son anlar olabilirdi. Bundan sonra onlara, eşime, sevdiklerime daha fazla dikkat edeceğim. Hayattan çok daha fazlasını almak istiyorum'' dedirtir size.
Eğer her deneyimi tamamiyle yaşıyorsanız, o zaman ölüm sizden hiç bir şey alamaz. Alacak bir şey yoktur, çünkü bütün potansiyelinizi zaten kullanıyorsunuz. Bu nedenle bilge varlıklar her an ölüme hazırdır. Hayat deneyimleri zaten bütün ve tam olduğu için ölümün ne zaman geldiğinin hiç bir önemi yoktur. Müziği her şeyden çok sevdiğinizi farz edin. Hep en çok sevdiğiniz klasik kompozisyonun en sevdiğiniz orkestra tarafından çalınmasını isterdiniz. Bu hayatınızın hayaliydi. Sonunda istediğiniz oldu. Oradasınız ve gerçekten de bu konseri dinliyorsunuz. Müzik sizi tamamen dolduruyor. İlk notalar sizi gitmeniz gereken yere götürüyor. Bu size insan bilincinin sınırını aşan bir huzura dalmanın sadece bir dakika aldığını gösteriyor. Gerçekten de ölmeden evvel daha fazla zamana ihtiyacınız yok; sadece size sunulan deneyimi verildiği zamanda daha derinlemesine yaşamaya ihtiyacınız var.
Hayatınızın her anını yaşamanın yolu budur. İçinizi tümüyle doldurmasına izin verirsiniz. VArlığınızın derinliklerine dokunmasına izin verirsiniz. Bunu yapamayacak bir an yoktur. Korkunç bir şey bile olsa, onu hayatın bir başka deneyimi olarak görün. Ölüm size müthiş huzur bulacağınız bir vaatte bulunuyor. Bu, herşeyin geçici olduğu, hepsinin sadece zaman ve mekandan geçmekte olduğunun vaadidir. Eğer sabrederseniz bu da geçecektir.
Sonunda bilge kişiler hayatın ölüme ait olduğunun farkındadırlar. Ölüm kendi zamanında gelip hayatı sizden alandır. Ölüm ev sahibidir siz ise sadece kiracı. İnsanlar '' Kendisine ödünç verilmiş zamanı yaşıyor'' veya '' Hayata yeniden başladı'' derler. Zamanı kimden ödünç aldı? Ölümden tabii ki. Ölüm mülkünün üzerindeki hakkını talep etmeye gelendir; çünkü o mülk zaten ona aittir. Ölümle sağlıklı bir ilişkiniz olmalı ve bu korku ilişkisi olmamalı. Size bir gün daha, bir deneyim daha verdiği ve hayatı bu kadar değerli kıldığı için, ölüme müteşekkir olun. Eğer bunu yaparsanız, hayatınıza harcamak için değil değer vermek için sahip olacaksınız.
Ölüm hayatın temel gerçeğidir. Öyleyse normal zihinsel gevezeliğin içinde kaybolmak yerine, neden hayatın geçici doğası üzerinde düşünmeyesiniz? Ölümden korkmayın. Sizi özgür kılmasına izin verin. Hayatı tamamiyle yaşamanız için sizi yüreklendirmesine izin verin. Ancak unutmayın bu sizin hayatınız değil. Başınıza gelmesini dilediğiniz hayatı değil, başınıza gelen hayatı yaşamalısınız. Başka şeyler olsun diye çabalayarak hayatın bir anını bile boşa harcamayın; size verilen dakikaların değerini bilin. Her dakika ölüme bir adım daha yaklaştığınızı anlamıyormusunuz? Hayatınızı yaşamak budur. Ölümün eşiğindeymişsiniz gibi yaşayın, çünkü öylesiniz...

Haftaya ORTA YOLUN SIRRI...
 
 
ÖLÜMÜ DÜŞÜNMEK

Hayattaki en iyi öğretmenlerden birirnin ölüm olduğunu öğrenmek gerçekten kozmik bir paradokstur. Hiç kimse, ya da hiç bir durum ölüm kadar size ders veremez.Birileri size, sizin, bedeninizden farklı bir varlık olduğunuzu söyleyebilir, ama ölüm bunu gösterir. Birileri size yaptığınız şeylerin önemsizliğini hatırlatabilir, ama ölüm bir anda o önemsiz şeylerin hepsini alıp götürür. Birileri size bütün ırkların, kadın ve erkelerin eşit olduğunu, zenginlikle fakirlik arasında bir fark olmadığını öğretebilir, ama ölüm hepimizi eşit kılar.
Ölümün öğretmeniniz olmasına izin vermek için son ana kadar bekleyecekmisiniz? Soru budur. Sadece ölüm olasılığı bile bize herhangi bir anda ders verme gücüne sahiptir. Bilge bir insan herhangi bir an nefesini verdiğinde o nefesin geri gelmeyebileceğinin farkındadır. Bu her an, her yerde olabilir ve son nefesinizi vermiş olursunuz. Bu size bir şeyler öğretmeli. Bilge bir varlık, ölümün gerçekliğini, kaçınılmazlığını ve öngörülmezliğini tümüyle kabul eder.
Bir konuda derdiniz olduğunda, ölümü düşünün. Diyelim ki kıskanç bir tipsiniz ve kimsenin eşinize yakın olmasınakatlanamıyorsunuz. Siz artık buralarda olmadığınızda ne olacağını düşünün. Sevdiğiniz kişinin, kendisiyle ilgilenene biri olmaksızın, tek başına yaşaması gerektiğini düşünmek gerçekten o kadar romantik mi? Kendi duygularınızı atlayıp geçebilirseniz, sevdiğiniz kişinin mutlu olmasını, dolu ve güzel bir hayat yaşamasını istediğinizi göreceksiniz. Eğer onun için istediğiniz buysa, şimdi biriyle konuştuğu için neden  bu kadar dertleniyorsunuz?
En yüksek düzeyinizde yaşamak için sizi zorlayan şey ölüm olmamalı. Potansiyelinizin zirvesine ulaşmak için içinizi derinlemesine kazmanız gerektiğini öğrenmeden önce her şeyin elinizden alınmasını beklemek niye? Bunun farkında olan bilge bir insan, 'Eğer tek bir nefesle bunlar değişebiliyorsa, o zaman hayattayken potansiyelimin en üst düzeyinde yaşamalıyım. Sevdiğim insanları üzmekten vazgeçeceğim. Hayatı varlığımın en derinlerinde yaşayacağım' der. Derin ve anlamlı ilişkiler için gerekli olan bilinç budur. Sevdiklerimize karşı ne kadar duyarsız olduğumuza bir bakın. Varlıkları sanki bize bağışlanmış ve hep burada olmayı sürdüreceklermiş gibi davranıyoruz. Ya ölürlerse? Ya siz ölürseniz? Ya bu akşamın onları göreceğiniz son akşam olduğunu bilseniz? Bir meleğin aşağı inip size ' İlişkilerini düzene sok. Bu gece uykundan uyanmayacaksın. Bana geliyorsun' dediğini düşünün. O zaman o gün herkesi son kez görüyor olduğunuzu bilirdiniz. Kendinizi nasıl hissederdiniz? Onlarla nasıl bir iletişim içinde olurdunuz? Hep içinizde taşıdığınız küçük hırs ve şikayetlerin hiç bir önemi kalırmıydı? Onlarla son kez birlikte olduğunuzu bilince, sevdiklerinize ne kadar sevgi gösterirdiniz? Eğer her an herkesle bu şekilde yaşasaydınız nasıl olurdu, bir düşünün? Hayatınız tümüyle farklı olurdu. Bunu derinlemesine düşünmelisiniz. Ölüm, acı veren bir düşünce değildir. Ölüm hayatta ki en önemli öğretmendir.
Bir an ihtiyacınız olduğunu düşündüğünüz şeylere bakın. Çeşitli faaliyetlerde ne kadar zaman ve enerji harcadığınıza bakın. Bir hafta veya bir ay içinde öleceğinizi bildiğinizi düşünün. Bu durumu nasıl değiştirir? Öncelikleriniz nasıl değişir? Düşünceleriniz nasıl değişir? Son haftanızda ne yapardınız, dürüstçe düşünün. Enine boyuna tartmak ne müthiş düşüncedir. Sonra da şu soruyu sorun. Eğer hayatta ki son haftanızda gerçekten bunları yapmak istiyorsanız, hayatınızın geri kalanını ne yapacaksınız? Boş yere harcayacakmısınız? kaldırıp atacakmısınız? Ona değersizmiş gibi mi davranacaksınız? Hayatla ne yapacaksınız? Ölümün bize sorduğu budur.
Diyelim ki hayatınızı ölüm düşüncesi olmadan yaşıyorsunuz ve ölüm meleği gelip, 'Hadi bakalım, gitme zamanı geldi' dedi. Siz de ona, 'Ama olmaz ki, son haftamda ne yapmak istediğime karar verebilmem için beni uyarman gerekirdi. Bir haftam daha olması lazım' derseniz; Ölüm size ne der biliyormusunuz? 'Ulu Tanrım! Sadece geçen yıl sana elli iki hafta vermiştim. Bir de sana verdiğim bütün haftalara bak. Neden bir haftaya daha ihtiyacın olsun ki? Bütün o haftalarda ne yaptın?' der. Eğer ben size bu soruyu sorsam ne söyleyeceksiniz? NAsıl cevap vereceksiniz? 'Dikkat etmemiştim… Önemli olduğunu düşünmemiştim' Hayatınız hakkında bunları söylemek oldukça şaşırtıcı.
Ölüm çok büyük bir öğretmendir. Ama kim bu düzeyde bir farkındalık yaşar ki? Hangi yaşta olursanız olun, bir nefes alır, bir sonrakini alamayabilirsiniz. Bu her zaman insanların-bebeklerin, yeni yetmelerin, orta yaştaki insanların-başına gelen bir şeydir. Bir nefes…ve hayat biter. Kimse kendi zamanını bilmez. Bu böyle yürür.
O zaman, neden düzenli bir şekilde geriye dönüp geçen haftayı nasıl geçirdiğimizi hatırlayacak kadar cesur olmayasınız? Eğer gerçek anlamda uyanmış insanlara bu soruyu sorarsanız size cevap vermekte hiç sıkıntıya düşmezler. İçlerinde hiç bir şey değişmez. Zihinlerinden bir düşünce geçmez. Ölüm bir saat içinde de, bir hafta içinde de, bir yıl içinde de gelecek olsa tam anlamıyla ayni şekilde, yani o anda ki gibi yaşarlardı. Onlar kalplerinde yapmayı tercih edecekleri tek bir şey bile taşımazlar. Başka bir deyişle, hayatlarını dolu dolu yaşarlar ve kendileriyle ne oyun oynar ne de uzlaşırlar.
Ölümün gözlerini yüzünüze dikmesinin nasıl bir şey olacağı gerçeğine bakmaya razı olmanız gerekir. O zaman kendi içinizde huzura ermelisiniz ki , bunun olup olmaması bir fark yaratmasın. Büyğk bir yoginin, hayatının her anında başının üzerinde örümcek ağıyla asılmış bir kılıç sallanıyormuş gibi hissettiğini söylediği anlatılır. Hayatını ölüme bu kadar yakın olduğunun bilinci ile yaşamıştı. Siz de ölüme o kadar yakınsınız. her arabaya bindiğinizde, sokakta her karşıya geçtiğinizde, her hangi bir şey yediğinizde, bu yaptığınız son şey olabilir. Her an her yapmakta olduğunuz şeyin, birinin ölürken yaptığı son şey olduğunun farkındamısınız? ' Akşam yemeğini yerken öldü…Evinin iki mil ötesinde bir araba kazasında öldü…Bir seyahati sırasında uçak kazasında öldü…Yatağına yattı, bir daha uyanmadı' Belli bir noktada herkesin başına gelen budur. Her ne yapıyorsanız, birinin bunu yaparken öldüğünden emin olabilirsiniz.

HAFTAYA; ÖLÜMÜ DÜŞÜNMEK devam...
KARSI KOYMAMANIN RUHSAL YOLU II

Enerji akışınızı yönetme biçiminizin hayatınız üzerinde çok büyük etkisi vardır. Eğer iradenizi zaten olup bitmiş bir olayda kullanırsanız bu, durgun bir göle düşen bir yaprağın yarattığı dalgacıkları önlemeye çalışmak gibi bir şey olur. Yaptığınız herhangi bir şey durumu hafifletemeyeceği gibi, biraz daha fazla rahatsızlığa yol açar. Direndiğiniz zaman enerjinin gideceği yer yoktur. Ruhunuza yapışıp kalır ve sizi ciddi olarak etkiler. Enerji akışınızı engeller ve kendinizi cansız, yorgun hissetmenize neden olur. Zihniniz bir düşünceyle bunaldığında veya olaylar sizin için ağır bir hale geldiğinde olan budur. İnsanoğlunun başında ki dert budur. Olaylar our ve biz onlara karşı koyarak enerjilerimizi içimizde tutarız. Şimdi, bugünkü olaylarla yüz yüze geldiğimizde, ne onları kabul etmeye hazırızdır ne de onları hazmedebiliriz. Bunun nedeni halen geçmiş enerjilerle mücadele halinde olmamızdır. Zaman içinde enerjiler öyle bir noktaya kadar birikebilir ve insan o kadar tıkanabilir ki ya patlar ya da kendini tamamen kapatır. Bu stresten çökmek ya da bitip tükenmek anlamına gelir.
Çöküntüye uğramak için bir neden yoktur. Patlamak veya kapanmak içinde neden yoktur. Eğer bu enerjiyi içinizde biriktirmez, her günün, her anın içinizden geöip gitmesine izin verirseniz, her günstresten arındığınız bir tatildeymiş gibi taptaze olabilirsiniz. Sorunlara ve strese neden olan hayatta ki olaylar değildir. Bu deneyime yol açan şey hayatta ki olaylara karşı koymanızdır. Sorunun nedeni, iradenizi yaşadığınız hayatın gerçeklerine karşı koymak için kullanmanız olduğuna göre, direnmekten vazgeçin. Eğer bir şeye direnecekseniz, en azından mantıklı bir temeliniz olsun. Yoksa değerli enerjiyi mantıksızca harcamış olursunuz. Direnme sürecini incelemeye razı olun. Dirnmek için önce bir şeyin istediğiniz gibi olmadığına karar vermelisiniz. Pek çok olay olunda gitti. Buna neden direnmeye karar verdiniz.? İçinizde ki bir şeyin, içinizden geçenleri ne zaman salıvereceğinizi, ne zaman bir kenara itmek veya yapışmak için iradenizi devreye sokacağınızı belirleyen bir ilkesi olmalı. Szi hiç rahatsız etmeyen milyarlarca şey var. Her gün arabayla işinize gidiyorsunuz ve önünden geçtiğiniz binalarla ağaçlara pek dikkat etmiyorsunuz. Yolda ki beyaz çizgileri sizi hiç strese sokmuyor. Onları görüyorsunuz ama içinizden geçip gidiyorlar. Ancak bunun herkes için böyle olduğunu var saymayın. Bu çizgilerin düzgün olmaması, hayatını bu çizgileri çekerek kazanan birini fazlasıyla strese sokabilirdi. O kadar strese girebilirdi ki, o yoldan geçmeyi reddedebilirdi. Hepimizin ayni nedenlerle strese girmediğimiz ve ayni sorunları yaşamadığımız açıktır. Çünkü hepimiz bir şeylerin nasıl olması ya da olmaması gerektiğine dair ayni ön yargılara sahip değiliz.
Eğer stresi anlamak isterseniz, bir şeylerin nasıl olması gerektiğine veya sizin için ne kadar önemli olduklarına dair kendi sabit ön yargılarınızın olduğunu fark ederek başlayın. Bu ön yargılara dayanarak, olup bitmiş olaylara karşı iradenizi devreye sokuyorsunuz. Peki, bu ön yargıları nereden çıkarıyorsunuz? Diyelim ki açelyaların çiçek açması sizi strese sokuyor. Bu, insanların çoğunu strese sokmaz tabii. Peki neden sizin canınızı sıkıyor? Bilmemiz gereken tek şey, bir zamanlar açelya yetiştiren bir atkadaşınız olduğu ve açelyalar çiçek açtığında sizi terk etmiş olduğudur. Şimdi çiçek açan açelyaları her görüşünüzde kalbiniz kapanıyor. Çiçeklerin yanına bile gitmek istemiyorsunuz. İçinizde o kadar sıkıntı yaratıyor.
Hayatımızda yer alan bu kişisel olaylar zihnimizde ve kalbimizde izlenimler bırakır. Bu izlenimler irademizi ya direnmek ya da yapışmak üzere devereye sokan bir kaynağa dönüşür. Bundan daha derin değildir. Bu olaylar çocukluğunuzda veya hayatınızın çeşitli noktalarında meydana gelmiş olabilir. Ne zaman meydana gelmiş olduklarından bağımsız olarak, içinizde ilenimler bırakırlar. Artık bu izlenimlere dayanarak meydana gelen yeni olaylara karşı koyuyorsunuz. Bu da bir iç gerilim, kargaşa, mücadele ve ıstırap yaratıyor. Bu durumu görüp, geçmiş olayların hayatınız yönetmesini reddetmek yerine, onlara kapılıyorsunuz. Gerçek bir anlam taşıdıklarına inanarak bütün kalbinizle ve ruhunuzla ya karşı koyuyor ya da yapışıyorsunuz. Aslında bütün bu sürecin hiç bir gerçek anlamı yok. Sadece sizin hayatınızı mahvediyor.
Bunun alternatifi, hayatınızı ve bu izlenimleri ve onları yaratan stresi bırakmak için kullanmaktır. Bunu yapmak için çok bilinçli olmak zorundasınız. Size, bir şeye karşı koymanızı söyleyen iç sesinizi dikkatle izlemelisiniz. Size aynen şöyle söyleyecektir; 'Söylediği hiç hoşuma gitmedi. Gününü göster ona' Size öğüt veriyor ve dünyanın karşısına bir şeylere direnerek çokmanızı söylüyor. Onu neden dinliyorsunuz? Bırakın ruhsal yolunuz, başınıza ne geldiyse, onu bir sonra ki ana taşımak yerine, gitmesine izin verme eylemine dönüşsün. Bu, olanlarla ilgilenmemeniz anlamına gelmiyor. Tabii ki üstesinden gelmeye çalışın, ama önce bırakın o enerji içinizden geçip gitsin. Eğer bunu yapamazsanız, o anda ki olayla değil, geçmişten gelen kendi tıkanmış enerjilerinizle uğraşıyor olacaksınız. Berrak bir yerden değil, bir iç direniş ve gerilimden geliyor olacaksınız.
Bunan sakınmak için, her durumla, önce o durumu kabullenerek lgilenmeye başlayın. Kabul etmek, olayların dirençle karşılaşmadan içinizden geçip gitmesine izin vermek anlamına gelir. Eğer meydana gelen bir olay ruhunuzdan geçip gidebilrse, olayın kendi gerçek haliyle yüzyüze kalacaksınız. Olayın uyardığı tıkanmış enerjiyle değilse de asıl olayla ilgilendiğiniz için geçmşinizden gelen tepkisel enerjiyi devreye sokmayacaksınız. O zaman da günlük olaylarla çok daha iyi başa çıkabildiğinizi göreceksiniz. Hayatınızın sonuna kadar başka bir sorununuz olmaması gerçekten mümkündür. Çünkü olaylar sorun değildir sadece olaydır. Onları sorun haline getiren sizin onlara karşı koymanızdır. Ancak yineleyelim; gerçeği kabul etmenizin bir takım şeylerle uğraşmayacağınız anlamına geldiğini düşünmeyin. Onlarla uğraşacaksınız. Onlarla dünya gezegeninin üzerinde meydana gelen olaylarmış gibi uğraşacaksınız, kişisel sorunlarınızmış gibi değil.
Pek çok durumda, kendi korku ve arzularınızın dışında uğraşacak bir şey olmadığını keşfetmek sizi şaşırtacak. Korku ve arzu her şeyin çok karmaşık görünmesine neden olur. Eğer bir olayla ilgili korku ve arzularınız yoksa gerçekten de üstesinden gelmeyi gerektirecek bir şey yoktur. Sadece hayatın çnünüze serilmesine izin verir, onunla doğal ve mantıklı bir etkileşim içerisinde olursunuz. Bir sonraki olay meydana geldiğinde, tam anlamıyla o anda olur, sadece hayat deneyiminin tadını çıkarırsınız. Hiç bir sorun yoktur. Problem yok, gerginlik yok, stres yok, içinizde yanma yoktur. Bu dünyanın oayları içinizden geçip gittiğinde, derin br ruhsal duruma ulaşmışsınızdır. Artık tıkanmış enerji biriktirmeksizin, meydana gelen herhangi bir şey karşısında bilinçli olursunuz. Bu evreye ulaştığınızda, her şey çok nettir. Durum bunun tersiyse, herkes kendi tepkileri ve kişisel tercihleryle boğuşurken, bir yandan da dünya ile başa çıkmaya uğraşır. İnsanın kendi korkuları, endişeleri ve arzularıyla uğraşırken, gerçekte olup bitenlerin üstesinden gelmesi için ne kadar enerjisi kalır?
Durun ve neler kazanabileceğinizi düşünün. Şimdiye kadar sürüp duran iç mücadeleler kapasitenizi kısıtladı. Eğer bilinciniz sadece gerçekten mydana gelen olaylar üzerinde odaklanacak kadar özgür olsaydı, neler olabileceğini hayal edin. İçinizde sürüp giden bir gürültü olmayacaktı. Eğer insanları hoşlanma, hoşlanmama önyargılarınıza uydurmaya çalışmıyor olsaydınız, ilişkilerin o kadar da zor olmadığını farkedecektiniz. Eğer insanları, içinizde tıkanıp kalmış şeylere dayanarak yargılamak ve onlara karşı koymakla meşgul olmasaydınız, onların da sizinde geçinmesi çok daha kolay kişiler olduğunuzu görecektiniz. Kendinizi rahat bırakmak başkaları ile yakınlaşmanın en basit yoludur. Ayni şey günlük işleriniz içinde doğrudur. Günlük eşler eğlencelidir. Aslında kolaydır da. İşiniz, boi bir gezegenin üzerinde dönerken kendinizle yaptığınız şeydir. Eğer işinizden hoşnut olmak ve tadını çıkarmak istiyorsanız, kendinizi rahat bırakmanız ve olayların içinizden akıp gitmesine izin vermeniz gerekir. Asıl işiniz, her şey geçip gittikten sonra geriye kalandır.
Eğer kişisel enerjiler içiniden geçip giderse, dünya farklı bir yere dönüşür. İnsanlar ve olaylar gözünüze farklı görünür. Daha önce hiç görmediğiniz yetenek ve becerileriniz olduğunu fark edersiniz. Dünya görüşünüz bütünüyle değişir. Bu dünyada ki herşey başka bir şekle dönüşmüş gibi görünür. Bunun nedeni, bu durumun geçip gitmesine izin vermenizin, başka durumları daha berrak görmenize yol açmış olmasıdır. Örneğin, köpeklerden korktuğunuzu farz edelim. Başka insanların korkmadığını ve bunu hayatları boyunca sürdürdüğünü fark ettiniz. Hayatınız boyunca köpeklerden korktuğunuza göre diğerleri sıkıntu çekmezken siz sıkıntı çektiniz. Bu sıkıntının hiç bir anlamı yoktur. O zaman bu korkunuz üzerinde öalışmaya karar verin ve bir köpek gördüğünüzde gevşeyin. Direnmeyle mücadelenin yolu gevşemekten geçer. Direncinizi rahatlatma eylemi, sadece köpeklerle ilişkinizi değiştirmekle kalmaz, her şeyle ilişkinizi değiştirir. Ruhunuz artık sizi rahatsız eden enerjileri nasıl salıvereceğini öğrenmiştir. Biri bir daha hoşunuza gitmeyen bir şey söyler ya da yaparsa, otomatik olarak köpek korkunuza yaptığınızın aynısını yaparsınız. Bu dirençten geçerek gevşeme süresinin hayatınızda ki her şeye yararı olur. Bunun nedeni, kapanmaya çalışan kalbinizi nasıl açık tutacağınız meselesine doğrudan değiniyor olmasıdır.
Derin içsel gevşeme kendi başına bir ruhsal yoldur, kabul yoludur, teslim olma yoludur. İçinizden geçen enerjilere karşı koymamakla ilgilidir. Eğer bunu yapmakta zorlanıyorsanız, kendinize yüklenmeyin. Sadece çalışmaya devam edin. Bu kadar açık, bu kadar tamamalanmış ve bu kadar bütün hale gelmek hayat boyu sürecek bir iştir.
Bunun anahtarı sadece gevçemek ve bırakmak, sonra da önünüzde kalanla ilgilenmektir. Geri kalanı için endişelenmenize gerek yoktur. Eğer gevşer ve bırakırsanız bunun sizi muazzam bir ruhsal gelişimden geçireceğini göreceksiniz. İçinizde muazzam bir enerjinin uyandığınıhissetmeye başlayacaksınız. Şimdiye kadar hissettiğinizden çok daha fazla sevgi hissedeceksiniz. Daha huzurlu, saha rahat olacaksınız ve sonunda hiç bir şey sizi hiç bir zaman rahatsız etmeyecek.
Hayatınızın sonuna kadar hiç stres, gerginlikhissetmeyeceğiniz ve sorun yaşamayacağınız bir duruma gerçekten ulaşabilirsiniz. Sadece hayatın size möşjhklşlkcx
bir armağan verdiğini ve bu armağanın doğumunuzla ölümünüz arasında yer alan olayların akışı olduğunu fark etmeniz gerekiyor. Bu olaylar heyecanlı, size meydan okuyor ve muazzam bir gelişim sağlıyor. Hayatın bu akışını rahatça yönetmek için kalbiniz ve zihniniz gerçeği kuşatacak kadar açık ve engin olmalı. Böyle olmamalarının tek nedeni sizin karşı koymanızdır. Gerçeğe karşı koymaktan vazgeçmeyi öğrenince, stres dolu sorunlara benzeyen şeyler, ruhsal yolculuğunuzun atlama taşlarına benzemeye başlayacaktır.

HAFTAYA : ÖLÜMÜ DÜŞÜNMEK
KARSI KOYMAMANIN RUHSAL YOLU II

Enerji akışınızı yönetme biçiminizin hayatınız üzerinde çok büyük etkisi vardır. Eğer iradenizi zaten olup bitmiş bir olayda kullanırsanız bu, durgun bir göle düşen bir yaprağın yarattığı dalgacıkları önlemeye çalışmak gibi bir şey olur. Yaptığınız herhangi bir şey durumu hafifletemeyeceği gibi, biraz daha fazla rahatsızlığa yol açar. Direndiğiniz zaman enerjinin gideceği yer yoktur. Ruhunuza yapışıp kalır ve sizi ciddi olarak etkiler. Enerji akışınızı engeller ve kendinizi cansız, yorgun hissetmenize neden olur. Zihniniz bir düşünceyle bunaldığında veya olaylar sizin için ağır bir hale geldiğinde olan budur. İnsanoğlunun başında ki dert budur. Olaylar our ve biz onlara karşı koyarak enerjilerimizi içimizde tutarız. Şimdi, bugünkü olaylarla yüz yüze geldiğimizde, ne onları kabul etmeye hazırızdır ne de onları hazmedebiliriz. Bunun nedeni halen geçmiş enerjilerle mücadele halinde olmamızdır. Zaman içinde enerjiler öyle bir noktaya kadar birikebilir ve insan o kadar tıkanabilir ki ya patlar ya da kendini tamamen kapatır. Bu stresten çökmek ya da bitip tükenmek anlamına gelir.
Çöküntüye uğramak için bir neden yoktur. Patlamak veya kapanmak içinde neden yoktur. Eğer bu enerjiyi içinizde biriktirmez, her günün, her anın içinizden geöip gitmesine izin verirseniz, her günstresten arındığınız bir tatildeymiş gibi taptaze olabilirsiniz. Sorunlara ve strese neden olan hayatta ki olaylar değildir. Bu deneyime yol açan şey hayatta ki olaylara karşı koymanızdır. Sorunun nedeni, iradenizi yaşadığınız hayatın gerçeklerine karşı koymak için kullanmanız olduğuna göre, direnmekten vazgeçin. Eğer bir şeye direnecekseniz, en azından mantıklı bir temeliniz olsun. Yoksa değerli enerjiyi mantıksızca harcamış olursunuz. Direnme sürecini incelemeye razı olun. Dirnmek için önce bir şeyin istediğiniz gibi olmadığına karar vermelisiniz. Pek çok olay olunda gitti. Buna neden direnmeye karar verdiniz.? İçinizde ki bir şeyin, içinizden geçenleri ne zaman salıvereceğinizi, ne zaman bir kenara itmek veya yapışmak için iradenizi devreye sokacağınızı belirleyen bir ilkesi olmalı. Szi hiç rahatsız etmeyen milyarlarca şey var. Her gün arabayla işinize gidiyorsunuz ve önünden geçtiğiniz binalarla ağaçlara pek dikkat etmiyorsunuz. Yolda ki beyaz çizgileri sizi hiç strese sokmuyor. Onları görüyorsunuz ama içinizden geçip gidiyorlar. Ancak bunun herkes için böyle olduğunu var saymayın. Bu çizgilerin düzgün olmaması, hayatını bu çizgileri çekerek kazanan birini fazlasıyla strese sokabilirdi. O kadar strese girebilirdi ki, o yoldan geçmeyi reddedebilirdi. Hepimizin ayni nedenlerle strese girmediğimiz ve ayni sorunları yaşamadığımız açıktır. Çünkü hepimiz bir şeylerin nasıl olması ya da olmaması gerektiğine dair ayni ön yargılara sahip değiliz.
Eğer stresi anlamak isterseniz, bir şeylerin nasıl olması gerektiğine veya sizin için ne kadar önemli olduklarına dair kendi sabit ön yargılarınızın olduğunu fark ederek başlayın. Bu ön yargılara dayanarak, olup bitmiş olaylara karşı iradenizi devreye sokuyorsunuz. Peki, bu ön yargıları nereden çıkarıyorsunuz? Diyelim ki açelyaların çiçek açması sizi strese sokuyor. Bu, insanların çoğunu strese sokmaz tabii. Peki neden sizin canınızı sıkıyor? Bilmemiz gereken tek şey, bir zamanlar açelya yetiştiren bir atkadaşınız olduğu ve açelyalar çiçek açtığında sizi terk etmiş olduğudur. Şimdi çiçek açan açelyaları her görüşünüzde kalbiniz kapanıyor. Çiçeklerin yanına bile gitmek istemiyorsunuz. İçinizde o kadar sıkıntı yaratıyor.
Hayatımızda yer alan bu kişisel olaylar zihnimizde ve kalbimizde izlenimler bırakır. Bu izlenimler irademizi ya direnmek ya da yapışmak üzere devereye sokan bir kaynağa dönüşür. Bundan daha derin değildir. Bu olaylar çocukluğunuzda veya hayatınızın çeşitli noktalarında meydana gelmiş olabilir. Ne zaman meydana gelmiş olduklarından bağımsız olarak, içinizde ilenimler bırakırlar. Artık bu izlenimlere dayanarak meydana gelen yeni olaylara karşı koyuyorsunuz. Bu da bir iç gerilim, kargaşa, mücadele ve ıstırap yaratıyor. Bu durumu görüp, geçmiş olayların hayatınız yönetmesini reddetmek yerine, onlara kapılıyorsunuz. Gerçek bir anlam taşıdıklarına inanarak bütün kalbinizle ve ruhunuzla ya karşı koyuyor ya da yapışıyorsunuz. Aslında bütün bu sürecin hiç bir gerçek anlamı yok. Sadece sizin hayatınızı mahvediyor.
Bunun alternatifi, hayatınızı ve bu izlenimleri ve onları yaratan stresi bırakmak için kullanmaktır. Bunu yapmak için çok bilinçli olmak zorundasınız. Size, bir şeye karşı koymanızı söyleyen iç sesinizi dikkatle izlemelisiniz. Size aynen şöyle söyleyecektir; 'Söylediği hiç hoşuma gitmedi. Gününü göster ona' Size öğüt veriyor ve dünyanın karşısına bir şeylere direnerek çokmanızı söylüyor. Onu neden dinliyorsunuz? Bırakın ruhsal yolunuz, başınıza ne geldiyse, onu bir sonra ki ana taşımak yerine, gitmesine izin verme eylemine dönüşsün. Bu, olanlarla ilgilenmemeniz anlamına gelmiyor. Tabii ki üstesinden gelmeye çalışın, ama önce bırakın o enerji içinizden geçip gitsin. Eğer bunu yapamazsanız, o anda ki olayla değil, geçmişten gelen kendi tıkanmış enerjilerinizle uğraşıyor olacaksınız. Berrak bir yerden değil, bir iç direniş ve gerilimden geliyor olacaksınız.
Bunan sakınmak için, her durumla, önce o durumu kabullenerek lgilenmeye başlayın. Kabul etmek, olayların dirençle karşılaşmadan içinizden geçip gitmesine izin vermek anlamına gelir. Eğer meydana gelen bir olay ruhunuzdan geçip gidebilrse, olayın kendi gerçek haliyle yüzyüze kalacaksınız. Olayın uyardığı tıkanmış enerjiyle değilse de asıl olayla ilgilendiğiniz için geçmşinizden gelen tepkisel enerjiyi devreye sokmayacaksınız. O zaman da günlük olaylarla çok daha iyi başa çıkabildiğinizi göreceksiniz. Hayatınızın sonuna kadar başka bir sorununuz olmaması gerçekten mümkündür. Çünkü olaylar sorun değildir sadece olaydır. Onları sorun haline getiren sizin onlara karşı koymanızdır. Ancak yineleyelim; gerçeği kabul etmenizin bir takım şeylerle uğraşmayacağınız anlamına geldiğini düşünmeyin. Onlarla uğraşacaksınız. Onlarla dünya gezegeninin üzerinde meydana gelen olaylarmış gibi uğraşacaksınız, kişisel sorunlarınızmış gibi değil.
Pek çok durumda, kendi korku ve arzularınızın dışında uğraşacak bir şey olmadığını keşfetmek sizi şaşırtacak. Korku ve arzu her şeyin çok karmaşık görünmesine neden olur. Eğer bir olayla ilgili korku ve arzularınız yoksa gerçekten de üstesinden gelmeyi gerektirecek bir şey yoktur. Sadece hayatın çnünüze serilmesine izin verir, onunla doğal ve mantıklı bir etkileşim içerisinde olursunuz. Bir sonraki olay meydana geldiğinde, tam anlamıyla o anda olur, sadece hayat deneyiminin tadını çıkarırsınız. Hiç bir sorun yoktur. Problem yok, gerginlik yok, stres yok, içinizde yanma yoktur. Bu dünyanın oayları içinizden geçip gittiğinde, derin br ruhsal duruma ulaşmışsınızdır. Artık tıkanmış enerji biriktirmeksizin, meydana gelen herhangi bir şey karşısında bilinçli olursunuz. Bu evreye ulaştığınızda, her şey çok nettir. Durum bunun tersiyse, herkes kendi tepkileri ve kişisel tercihleryle boğuşurken, bir yandan da dünya ile başa çıkmaya uğraşır. İnsanın kendi korkuları, endişeleri ve arzularıyla uğraşırken, gerçekte olup bitenlerin üstesinden gelmesi için ne kadar enerjisi kalır?
Durun ve neler kazanabileceğinizi düşünün. Şimdiye kadar sürüp duran iç mücadeleler kapasitenizi kısıtladı. Eğer bilinciniz sadece gerçekten mydana gelen olaylar üzerinde odaklanacak kadar özgür olsaydı, neler olabileceğini hayal edin. İçinizde sürüp giden bir gürültü olmayacaktı. Eğer insanları hoşlanma, hoşlanmama önyargılarınıza uydurmaya çalışmıyor olsaydınız, ilişkilerin o kadar da zor olmadığını farkedecektiniz. Eğer insanları, içinizde tıkanıp kalmış şeylere dayanarak yargılamak ve onlara karşı koymakla meşgul olmasaydınız, onların da sizinde geçinmesi çok daha kolay kişiler olduğunuzu görecektiniz. Kendinizi rahat bırakmak başkaları ile yakınlaşmanın en basit yoludur. Ayni şey günlük işleriniz içinde doğrudur. Günlük eşler eğlencelidir. Aslında kolaydır da. İşiniz, boi bir gezegenin üzerinde dönerken kendinizle yaptığınız şeydir. Eğer işinizden hoşnut olmak ve tadını çıkarmak istiyorsanız, kendinizi rahat bırakmanız ve olayların içinizden akıp gitmesine izin vermeniz gerekir. Asıl işiniz, her şey geçip gittikten sonra geriye kalandır.
Eğer kişisel enerjiler içiniden geçip giderse, dünya farklı bir yere dönüşür. İnsanlar ve olaylar gözünüze farklı görünür. Daha önce hiç görmediğiniz yetenek ve becerileriniz olduğunu fark edersiniz. Dünya görüşünüz bütünüyle değişir. Bu dünyada ki herşey başka bir şekle dönüşmüş gibi görünür. Bunun nedeni, bu durumun geçip gitmesine izin vermenizin, başka durumları daha berrak görmenize yol açmış olmasıdır. Örneğin, köpeklerden korktuğunuzu farz edelim. Başka insanların korkmadığını ve bunu hayatları boyunca sürdürdüğünü fark ettiniz. Hayatınız boyunca köpeklerden korktuğunuza göre diğerleri sıkıntu çekmezken siz sıkıntı çektiniz. Bu sıkıntının hiç bir anlamı yoktur. O zaman bu korkunuz üzerinde öalışmaya karar verin ve bir köpek gördüğünüzde gevşeyin. Direnmeyle mücadelenin yolu gevşemekten geçer. Direncinizi rahatlatma eylemi, sadece köpeklerle ilişkinizi değiştirmekle kalmaz, her şeyle ilişkinizi değiştirir. Ruhunuz artık sizi rahatsız eden enerjileri nasıl salıvereceğini öğrenmiştir. Biri bir daha hoşunuza gitmeyen bir şey söyler ya da yaparsa, otomatik olarak köpek korkunuza yaptığınızın aynısını yaparsınız. Bu dirençten geçerek gevşeme süresinin hayatınızda ki her şeye yararı olur. Bunun nedeni, kapanmaya çalışan kalbinizi nasıl açık tutacağınız meselesine doğrudan değiniyor olmasıdır.
Derin içsel gevşeme kendi başına bir ruhsal yoldur, kabul yoludur, teslim olma yoludur. İçinizden geçen enerjilere karşı koymamakla ilgilidir. Eğer bunu yapmakta zorlanıyorsanız, kendinize yüklenmeyin. Sadece çalışmaya devam edin. Bu kadar açık, bu kadar tamamalanmış ve bu kadar bütün hale gelmek hayat boyu sürecek bir iştir.
Bunun anahtarı sadece gevçemek ve bırakmak, sonra da önünüzde kalanla ilgilenmektir. Geri kalanı için endişelenmenize gerek yoktur. Eğer gevşer ve bırakırsanız bunun sizi muazzam bir ruhsal gelişimden geçireceğini göreceksiniz. İçinizde muazzam bir enerjinin uyandığınıhissetmeye başlayacaksınız. Şimdiye kadar hissettiğinizden çok daha fazla sevgi hissedeceksiniz. Daha huzurlu, saha rahat olacaksınız ve sonunda hiç bir şey sizi hiç bir zaman rahatsız etmeyecek.
Hayatınızın sonuna kadar hiç stres, gerginlikhissetmeyeceğiniz ve sorun yaşamayacağınız bir duruma gerçekten ulaşabilirsiniz. Sadece hayatın size möşjhklşlkcx
bir armağan verdiğini ve bu armağanın doğumunuzla ölümünüz arasında yer alan olayların akışı olduğunu fark etmeniz gerekiyor. Bu olaylar heyecanlı, size meydan okuyor ve muazzam bir gelişim sağlıyor. Hayatın bu akışını rahatça yönetmek için kalbiniz ve zihniniz gerçeği kuşatacak kadar açık ve engin olmalı. Böyle olmamalarının tek nedeni sizin karşı koymanızdır. Gerçeğe karşı koymaktan vazgeçmeyi öğrenince, stres dolu sorunlara benzeyen şeyler, ruhsal yolculuğunuzun atlama taşlarına benzemeye başlayacaktır.

HAFTAYA : ÖLÜMÜ DÜŞÜNMEK
KARSI KOYMAMANIN RUHSAL YOLU

İnsan ruhsal çalışmalarını hayatı stressiz, sorunsuz, korkusuz ve melodramsız yaşamayı öğrenmek olarak görmeli. Hayatı, ruhsallığı yavaş yavaş geliştirmek için kullanma yolu gerçekten en yüce yoldur. Aslında gerginlikler ve sorunlar için gerçekten hiç bir neden yoktur. Stres sadece hayattaki olaylara direndiğiniz zaman ortaya çıkar. Eğer hayatı itmiyor veya kendinize doğru çekmiyorsanız, o zaman bir direnç yaratmıyorsunuz demektir. Sadece oradasınız. Bu durumda sadece hayatta ki olayların meydana gelmesine tanıklık ediyor ve deneyim yaşıyorsunuz. Eğer bu şekilde yaşamayı seçerseniz, hayatın huzur içinde yaşanabileceğini göreceksiniz.
Hayat, atomların zaman ve mekan içinde ki bu akışı ne kadar şaşırtıcı bir süreçtir. Olayların, başı sonu olmayan, sonsuz bir birbirirni izleme halinde şekillendiği ve bir an sonra da dağılıp kaybolduğu bir düzendir sadece. Eğer bu şaşırtıcı hayat gücüne direnirseniz, içinizde bir gerginlik oluşur ve bu bedeninize, zihninize ruhsal kalbinize yayılır.
Günlük hayatta stres ve direnme eğilimini görmek zor değildir. Ancak bu eğilimi anlamak istiyorsak, önce neden hayatın hayat olmasına karşı koyduğumuzu incelemeliyiz. İçimizdeki, hayatın gerçeğine karşı bile direnme yeteneği olan şey nedir? Eğer içinize dikkatle bakarsanız, bu güce sahip olanın siz olduğunuzu, 'Öz'ünüz olduğunu, içinizde oturan varlık olduğunu göreceksiniz. Buna irade denir.
İrade, varlığınızın içinden yayılan gerçek bir güçtür. Kollarınızı, bacaklarınızı hareket ettiren odur. Kendi başlarına gelişi güzel hareket etmezler. Böyle hareket ederler, çünkü bunu yapmaları için iradeniz devrededir. Üzerinde odaklanmayı istediğiniz düşünceleri tutması içinde ayni iradeyi kullanırsınız. Konsantre olup fiziksel, zihinsel veya duygusal alanlara yöneldiğinde, Öz'ün etkisi bir güç yaratır ve biz bu güce ''irade'' deriz. Bir takım şeylerin olması yada olmaması için çaba harcadığınız zaman kullandığınız güç de budur. Çaresiz değilsiniz, bir şeyleri etkileme gücünüz var.
Sonunda irademizle ne yaptığımızı görmek şaşırtıcıdır. Aslında irademizi hayatın akışına karşı koymak için kullanırız. Eğer hoşumuza gitmeyen bir şey olursa ona karşı koyarız. Ancak karşı koyduğumuz şey zaten olmuşsa karşı koymanın ne yararı vardır ki? Eğer en iyi arkadaşınız uzak bir yere gidiyorsa, bunun hoşunuza gitmemesi anlaşılır bir şeydir. Ancak gelecek yıllarda bu olaya karşı hissettiğiniz karşı koyma duygusu arkadaşınızın gittiği gerçeğini değiştirmez. Bu duygunun durumun gerçekliği ile hiç bir ilgisi yoktur.
Aslında, fiili duruma karşı koymak tartışılamaz bile. Örneğin, eğer biri hoşunuza gitmeyen bir şey söylemişse, direnmemizin bunun söylenmiş olmasına engel olmayacağı çok açıktır. Bizim aslında karşı koymakta olduğumuz şey, o olayın içimizden geçen deneyimidir. Bunun içimizi etkilemesini istemeyiz, çünkü zaten içimizde var olanlara uymayacak zihinsel ve duygusal izlenimler bırakacağını biliriz. Bu yüzden de olayın etkisinin kalplerimizden ve zihinlerimizden geçmesine engel olma gayretiyle, karşısına irade gücümüzü süreriz. Bir başka deyişle, bir olayın deneyimi, bizim duyumsal gözlemimizle durmaz. Bu olayın bir enerji düzeyinde ruhtan geçmesi gerekir. Bu her gün yaşadığımız süreçtir. İlk duyumsal gözlem, zihinsel ve duygusal enerji havuzlarımıza dokunarak enerjide hareket yaratır. Hareket suyun içindeki çarpma nedeniyle oluşan dalgacıklara benzer bir biçimde ruhun içinden geçer. Aslında şaşırtıcı bir şekilde bu enerji hareketlerine direnme yeteneğiniz vardır. İradeyi öne sürmek enerji devretmeyi durdurabilir ve gerginliği yaratan da budur. Tek bir olay, hatta tek bir düşünce veya duygu deneyimiyle kendinizi yıpratabilirsiniz. Ve bunların hepsini çok iyi biliyorsunuz.
Er geç bu direnmenin çok büyük bir enerjiyi boşa harcadığını göreceksiniz. Gerçek şu ki, genelde iradenizi ya zaten olmuş şeylere ya da henüz olmamış şeylere direnmek için kullanıyorsunuz. İçerde geçmişin izlenimlerine ya da geleceğe dair düşüncelere direnerek oturuyorsunuz. Zaten olmuş şeylere direnmenin ne kadar enerji kaybına yol açtığını düşünün. Olay zaten olup geçtiğine göre, siz olayla değil, kendi kendinizle mücadele ediyorsunuz. Ayrıca olabileceklere direnmenin de ne kadar enerji sarf ettiğini düşünün. Düşündüğünüz bazı şeyler hiç bir zaman olmayabilir ve siz enerjiniz boşa harcamış olursunuz.
KOŞULSUZ MUTLULUK YOLU devam...

Söylendiği kadar zor olsa bile, bunu yapmamak size ne gibi bir yarar sağlayacak? Kesinlikle masum olduğunuz halde sizi bir yere hapsetseler, bunun bile ironik bir yanını bulup eğlenebilirsiniz. Bunu yapmamanın ne yararı var? Hiç bir şeyi değiştirmez ki. Eğer mutlu kalırsanız sonunda siz kazanırsınız. Bunu oyun haline getirin ve her ne olursa olsun mutlu kalın.
Mutlu kalmanın anahtarı gerçekten çok basittir. İçsel enerjilerinizi anlayarak başlayın. Eğer içinize bakarsanız, mutlu olduğunuz zaman kalbinizin açık olduğunu hissedersiniz ve içinizde ki enerji kabarıp hızla akar. Mutlu kalın, sakın kalbinizi kapatmayın. Her ne olursa olsun, karınız sizi terk etse, kocanız ölse de, kapanmayın.
Kapanmanızı söyleyen bir kural yoktur. Kendinize her ne olursa olsun kapanmayacağınızı söyleyin. Gerçekten böyle bir seçeneğiniz var. Kapanmaya başladığınızda, gerçekten de mutluluktan vazgeçmek isteyip istemediğinizi sorgulayın. İçinizde neyin kapanmaktan bir yarar sağlayacağınıza inandığını dikkatle incelemek zorudasınız. İşe giderken biri yolunuzu kesene kadar gününüz harika gidiyordu. Bu karşılaşma sizi altüst etti ve günün geri kalanında o halde kaldınız. Neden? Kendinize bu soruyu sorma cesaretini gösterin. Bunun gününüzü mahvetmesine izin vermenin nesi iyi? Bunun hiç bir yararı yok. O biri yolunuzu kestiğinde bırakın gitsin ve kapanmayın, açık kalın. Eğer gerçekten isterseniz bunu yapabilirsiniz.
Eğer bu koşulsuz mutluluk yolunu benimserseniz, her zaman bilinçli, odakta ve teslimiyet içerisinde olacaksınız. Hayata açık her şeyi kabule hazırsanız, bir durumda kalmak için, teslimiyetinizin tek hedefe yönelik olması gerekiyor. Kimse bunu yapamayacağınızı söylemedi. Açık kalmak bütün azizlere ustaların öğrettiği bir şeydir. Onlar Tanrı'nın sevinç olduğunu, Tanrı'nın coşku olduğunu ve Tanrı'nın sevgi olduğunu öğretirler. Yeterince açık kalırsanız, kalbinize yücelten enerji dalgaları dolar. Ruhsal egzersizlerin kendi içlerinde bir sonu yoktur. Siz açık kalacak kadar derinleştiğinizde meyvelerini verirler. Her zaman açık kalmayı öğrenirseniz, muhteşem şeylere maruz kalırsınız. Sadece kapanmamayı öğrenmeniz gerekiyor.
Bunun anahtarı zihninizi, sizi bu kez kapanmaya değeceğini düşündürerek kandıramayacağı düzeyde disipline sokmaktır. Eğer ayağınız kayarsa, geri dönün. Kaydığınız anda, ağzınızı açtığınız anda, kapanmaya ve kendinizi savunmaya başladığınız anda geri dönün. Kendinizi toparlayın ve içinizden, her ne olursa olsun kapanmak istemediğinizi söyleyin. Mutluluğunuzun başka insanların davranışlarına bağlı, yani koşullu olmasını istemiyorsunuz. Mutluluğunuzun kendi davranışlarınızla koşullu olması yeterince kötü. Onu diğer insanların davranışlarıyla da koşullandırdığınızda başınız ciddi anlamda belada demektir.
Başınıza bir takım şeyler gelecek ve kapanma eğilimi hissedeceksiniz. Ancak onunla gitmek ya da geçmesine izin vermek gibi seçenekleriniz var. Zihniniz sizi bütün bunlar olurken açık kalmanın mantıksızlığına ikna etmek isteyecek. Ancak hayatta sınırlı bir süreniz kaldı ve asıl mantıksız olan hayatın değerini bilmemek, tadını çıkarmamaktır.
Eğer bunu hatırlamakta sıkıntıya düşerseniz, o zaman meditasyon yapın. Meditasyon bilincinizin merkezini güçlendireceği için kalbinizin kapanmasına izin vermeyecek kadar bilinçli kalırsınız. Sıkıştırmaya başladığınızda kalbinizi gevşetin. Dışarıdan her zaman pırıl pırıl görünmek zorunda değilsiniz, içiniz neşeli ya yeter. Şikayet etmiyor, sadece önünüze serilen farklı durumların değerini biliyor, tadını çıkarıyorsunuz.
Koşulsuz mutluluk çok yüce bir yol ve çok yiksek düzeyde bir tekniktir, çünkü her şeyi çözer. Meditasyon ve duruşlar gibi yoga tekniklerini öğrenebilirsiniz, ama yaşamınızın geri kalanını ne yapacaksınız? Hayatınızın geri kalanında ne yapacağınızı belirlediği için koşulsuz mutluluk tekniği idealdir. Ruhsallık konusunda da çok hızlı gelişeceksiniz. Bunu hayatının her günü, her anı yapan kişiler kalplerinin temizlendiğini farkedeceklerdir. Bunun nedeni ortaya çıkan şeylere bulaşmamalarıdır. Bu kişiler zihinlerinin melodramlarına bulaşmadıkları için zihinlerinin arındığınıda fark edeceklerdir. Shakti ( İlahi Ruh ) hakkında hiç bir şey bilmiyor bile olsalar, Shakti'leri uyanacaktır. İnsan zihninin kavramasının ötesinde bir mutluluğu tanıyacaklardır. Bu yol, günlük hayatı da ruhsal hayatı da çözer. İnsanın Tanrı'ya vereceği en büyük armağan onun yaratısından mutlu olmaktır.
Sizce, Tanrı mutlu insanların mı yoksa mutsuz insanların mı yanında olmaktan hoşlanır? Bunun cevabını vermek zordur. Tanrı olduğunuzu hayal ederek düşünün bu konuyu. Oyun oynayabilmek ve deneyim sahibi olabilmek için cenneti ve dünyayı yarattınız ve artık kontrol etmek için insanlarınıza bakıyorsunuz.
Tanrı gördüğü ilk insana sorar;
-    Nasılsın? İnsan;
-    Nasılsın derken ne demek istiyorsunuz? diye karşılık verir.
-    Orası hoşuna gidiyormu?
-    Hayırç Burası hoşuma gitmiyor.
-    Neden? Yanlış olan ne?
-    Ağaç beş terden eğilmiş; ben düz olmasını istiyorum. Şu insan başka biriryle çıkıyor ve şu insanda telefon faturası 100 TL ye çıkana kadar telefonda konuşuyor. Şu kişinin benimkinden daha güzel arabası var, şu da komik giyiniyor. Tam bir felaket. Bunlara ek olarak, burnum çok büyük, kulaklarım çok küçükve ayak parmaklarım çok acaip. Bunlar beni mutsuz ediyor. Hiç biri hoşuma gitmiyor.
O zaman Tanrı ' ya hayvanlar ' diye sorar.
-    Hayvanlar mı? Karıncalarla sivrisinekler insanı ısırıyor, bu feci bir şey. Etrafta bir yığın hayvan olduğu için geceleri dışarı çıkamıyorum. Havlıyorlar ve her yere dışkılarını yapıyorlar, benim de hiç hoşuma gitmiyor.
Bunları dinlemek Tanrı'nın hoşuna gidermi sanıyorsunuz?
-    Ne sanıyorsunuz? Ben şikayet departmanımıyım? der. Sonra gidip bir başkasını ziyaret eder ve ayni soruyu sorar.
-    Nasılsın? Bu kişi;
-    Çok mutluyum, diye cevap verir.Tanrı;
-    Öyle mi! der. Pekala her şeyi nasıl buluyorsun?
-    Her şey güzel. Baktığım her şey içimde sevinç dalgaları yaratıyor. Şu eğilmiş ağaca bakıyorum. Beni çok şaşırtıyor. Sonra bir karınca gelip beni ısırıyor. Minnacık bir karıncanın benim gibi bir devi ısıracak kadar cesur olması o kadar şaşırtıcı ki!
Şimdi Tanrı'nın kimin yanında olmak isteyeceğini tahmin edin. Yogi geleneğinde Tanrı'nın eski adlarından biri Satchitananda'dır. Ölümsüz, bilinçli, eksiksiz mutluluk. Tanrı mutluluktur. Tanrı olabildiğince yücedir. Tanrı'ya yakın olmak istiyorsanız neşeli olun. Eğer spontan bir biçimde mutlu ve odaklanmışsanız, ne olursa olsun Tanrı'yı bulursunuz. Şaşırtıcı olan budur. Eğer mutluluğu bulursanız bu asıl bulacağınızın yanında hiç bir şey sayılır.
Ateşle imtahanı verdikten sonra, her ne olursa olsun rahat olacağınıza ve sıkıntı yaratan şeyleri bırakacağınıza tam anlamıyla ikna olacaksınız, o zaman da insan zihninin perdesi açılacak ve kalp gerileyecek. Sizin ötenizdekiyle yüz yüze geleceksiniz, çünkü artık bir şeye ihtiyacınız olmayacak. Geçici ve sınırlı oyun bitince, ölümsüz ve sınırsıza açılacaksınız. 'Mutluluk' kelimesi sizin durumunuzu tanımlayamayacak. Burası, vecd, eksiksiz mutluluk, kurtuluş, Nirvana ve özgürlük kelimelerinin devreye girdiği yer. Sevince boğulacaksınız ve mücadeleniz sona erecek. Bu çok güzel bir yol. Mutlu olun :)

KOŞULSUZ MUTLULUK YOLU devam...

Koşulsuzca mutlu olmayı istediğinize karar verdikten sonra, kaçınılmaz olarak size maydan okuyan bir şey olacaktır. Teslimiyetinizi sınayacak olan bu sınav, tam anlamıyla ruhsal gelişiminizi teşvik edecek şeydir. Aslında bunu en yüca yol haline getirende sizin teslimiyetinizin koşulsuz olmasıdır. Bu kadar basit. Sadece yemininizi bozup bozmamaya karar vermek zorundasınız. Her şey iyi gittiğinde mutlu olmak kolaydır, ama zor bir durum ortaya çıktığında o kadar kolay olmaz. 'Ama bunun olacağını bilmiyordum. Uçağımı kaçıracağımı düşünmemiştim. Aldıktan bir saat sonra birinin
yepyeni arabamı çizeceği hiç aklıma gelmemişti', gibi şeyler söyleme eğiliminde olduğunuzu görürsünüz. Bu olaylar oldu diye, mutluluk yemininizi bozmayı  istiyormusunuz sahiden?
Hiç aklınıza gelmeyen milyonlarca şey olabilir. Sorun böyle olayların meydana gelip gelmemesi değildir. Bir şeyler olacaktır. Asıl sorunne olursa olsun sizin mutlu olmayı isteyip istemediğinizdir. Hayatın amacı deneyimlerinizden hem zevk hem de ders almaktır. Dünyaya acı çekmeye gelmediniz. Mutsuz olarak kimseye yardım etmiyorsunuz. Felsefi inançlarınız her ne olursa olsun, doğduğunuz ve öleceğiniz gerçeğini değiştirmiyor. Doğumla ölüm arasındaki sürede bu deneyimden zevk almayı isteyip istemediğinize karar vermelisiniz. Mutlu olup olmayacğınızı olaylar belirlemez. Onlar sadece
olaydır. Mutlu olup olmayacağınıza siz karar vereceksiniz. Hayatta olmaktan mutluluk duyabilirsiniz. Eğer bu şekilde yaşayabilirseniz, kalbiniz açık olacak ve Ruhunuz öylesine özgür olacak ki cennete kadar yükseleceksiniz.
Bu yol sizi mutlak anlamda insan bilincinin dışına götürürçünkü varlığınızın mutluluğa teslim olmaya koşul koyan her parçası gitmek zorundadır.
Eğer mutlu olmak istiyorsanız, varlığınızın melodram yaratmak isteyen yanını bırakmak zorundasınız. Bu sizin, mutlu olmamak için nedenler  olduğunu düşünen yanınızdır.Kişiselliğin sınırını aşmak zorundasınız; bunu yaptığınızda doğal olarak varlığınızın daha yüce yönlerine uyanmış olacaksınız.
Sonuç olarak, hayat deneyimlerinin keyfini çıkarmak yapılacak tek mantıklı şeydir. Tam bir bilinmezliğin ortasında kendi etrafında dönmekte olan bir gezegende yaşıyorsunuz. Haydi, gerçeğe bir bakın. Sonsuzluğa uzanan bir evrendeki boş bir uzatda yüzüyorsunuz. Eğer burada
olmak zorundaysanız, en azından mutlu olun ve deneyimin keyfini çıkarın. NAsılsa öleceksiniz. Nasılsa bir takım şeyler olacak.
Neden mutlu olmayacaksınız ki? Hayatta ki olaylarla canınızı sıkmanın size bir yararı yok. Bu dünyayı değiştirmez, sadece acı çekersiniz.
Eğer izin verirseniz her zaman canınızı sıkabilecek bir şeyler olacaktır.
Hayattan zevk alma seçimi ruhsal yolculuğunuzda size rehberlik edecektir. Aslında kendi başına ruhsal bir öğretmendir bu seçim.
Kendinizi, koşulsuz mutluluğa teslim etmek, kendiniz ve hayatın doğası hakkında öğrenilebilecek her şeyi öğretecektir. Zihniniz, kalbiniz ve iradenize dair her şeyi öğreneceksiniz. Ancak hayatınızın sonuna kadar mutlu olmak istediğinizi söylerken bunu gerçekten kastediyor olmanız gerekiyor. Bir yanınız mutsuz olmaya başladığında hemen bırakın gitsin. Bunun üzerinde çalışın. Doğrulama yolunu
kullanın ya da açık kalmak için ne gerekiyorsa yapın. Eğer teslimiyet içindeyseniz hiç bir şey sizi durduramaz. Her ne olursa olsun yaşadığınız deneyimin tadını çıkarabilirsiniz. Sizi açlığa mahkum edip tek başınıza bir yere bile hapsedecek olsalar, Ghandi gibi bu durumun eğlenecek bir yanını bulun. Her ne olursa olsun, size sunulan hayatın tadını çıkarın.


HAYATI YAŞAMAK

KOŞULSUZ  MUTLULUK YOLU

En yüksek ruhsal yol hayatın kendisidir. Günlük hayatı nasıl yaşayacağınızı bilirseniz, herşey özgürleştirici bir deneyime dönüşür. Ancak önce ona uygun biçimde yaklaşmalısınız, yoksa hayat kafanızı çok karıştırabilir. Öncelikle hayatta sadece bir seçim şansınız olduğunu fark etmeniz gerekir ki, bu mesleğinizle, kiminle evlenmek istediğinizle ya da Tanrı'yı aramayı isteyip istemediğinizle ilgili bir şey değildir. İnsanlarda kendilerini bir çok seçeneğin ağırlığı altına sokma eğilimi vardır. Oysa sonunda hepsini fırlatıp atabilir ve tek bir temel seçim yapabilirsiniz: Mutlu olmak istiyormusunuz, istemiyormusunuz? Bu kadar basit. Bu seçimi yaptıktan sonra, hayatta ki yolunuz tam anlamıyla açılır.
İnsanların çoğu kendilerine bu seçim şansını tanımazlar, çünkü bunun kendi kontrollerinde olmadığını düşünürler. Biri şöyle bir şey söyleyebilir; ' Tabii ki mutlu olmak istiyorum. Ama karım beni terk etti' Yani karısının onu terk etmemesi koşuluyla mutlu olmak istiyor. Ancak soru bu değildi.. Soru çok basitti: Mutlu olmak istiyormusun, istemiyormusun?
Eğer soruyu bu kadar basit tutarsanız, bunun aslında sizin kontrolünüz altında olduğunu görürsünüz. Sadece size engel olan bir kökleşmiş tercihler kümeniz vardır. Diyelim ki yolunuzu kaybedip günlerce aç dolaştınız ve sonunda karşınıza bir ev çıktı. Zar zor kapısına gidebildiniz ve kapıyı vuracak gücü buldunuz. Biri kapıyı açar, size bakıp 'Ulu Tanrım! Zavallıcık! Yiyecek bir şey istermisin? Ne yemek istersin? ' der. Şimdi aslını ararsanız, size ne verecekleri hiç umrunuzda değildir. Bunu düşünmek bile istemezsiniz. Sadece inleyerek 'yemek' dersiniz. Ve yemeye ihtiyacınız olduğunu söylerken gerçekten de söylediğiniz şeyi kastettiğiniz için bunun zihinsel tercihlerinizle bir ilgisi yoktur. Ayni şey 'mutluluk' içinde geçerlidir. Soru basittir: Mutlu olmak istiyormusun? Eğer cevap gerçekten 'evet' ise, bunu kısıtlamadan söyleyin. Sorunun asıl anlamı şudur; Bu andan itibaren, ömrünün sonuna kadar, her şeye rağmen mutlu olmak istiyormusun?
Şimdi, eğer 'evet' derseniz bu seçim hiç bir şarta bağlı değildir. Karınızın sizi terk etmesi, kocanızın ölmesi, borsanın çökmesi ya da gecenin bir yarısı arabanızın boş bir karayolunda arıza yapması gibi olaylar yaşayabilirsiniz. Şu an ile hayatınızın sona erdiği an arasında başınıza buna benzer şeyler gelebilir. Ancak en yüce ruhsal yolda yürümek istiyorsanız, bu basit soruya 'evt' cevabını verdiğinizde bunu gerçekten kastetmeniz gerekir. Bu konuda 'eğer' ler 'ama' lar
yoktur. Bu bir 'mutluluğunuzun sizin kontrolünüz altında olma' meselesi değildir. Elbette sizin kontrolünüz altındadır. Sadece mutlu olmak istediğinizi söylerken gerçekten bunu kastetmiyorsunuz. Bir takım kısıtlamalar koymak istiyorsunuz. Şu veya bu olmadığı sürece mutlu olamayacağınızı düşünüyorsunuz. Bu yüzden durum sanki sizin kontrolünüzün dışındaymış gibi görünüyor. Yarattığınız her türlü koşulun aslında mutluluğunuzu sınırlayacağını bilin. Çünkü mutlaka bir şeyleri kontrol edemeyeceksiniz veya kendi istediğiniz şekilde tutamayacaksınız.
Bu soruya koşulsuz bir cevap vermek zorundasınız. Eğer şu andan itibaren hayatınızın sonuna kadar mutlu olmaya karar verirseniz, sadece mutlu olmakla kalmayacak, aydınlanacaksınız. Koşulsuz mutluluk var olan en yüce tekniktir. Sanskritçe öğrenmek ya da mukaddes kitaplar okumak zorunda değilsiniz. Dünyadan vaz geçmek zorunda da değilsiniz. Sadece mutlu olmayı seçtiğinizi söylerken gerçek amacınızın bu olması gerekiyor. Ve bunu her ne olursa olsun seçmeyi amaçlamanız gerekiyor. Bu gerçekten ruhsal bir yoldur ve Uyanış'a gidebilecek en emin ve dolaysız yoldur.


SAHTE GÜÇTEN VAZGEÇMEK SON…


Bu yolculuk kesın olarak gıtmemeye cabaladığınız yerden geçme yolculuğudur. Bu kargaşanın içinden geçerken, size huzur veren tek şey bilincinizin kendisidir. Muazzam değişimler meydana geldiğini farkedeceksiniz. Güç diye bir şey olmadığını farkedeceksiniz ve bu sizi rahatlatacak. Her günün, her anın önünüze serildiğini ve bunun kontrolünün sizde olmadığı gibi, bu kontrolü ele geçirmeye de can atmadığınızı fark edeceksiniz. Fikirleriniz, umutlarınız, hayalleriniz, ünançlarınız ve güvenliğiniz yok. Artık olanlar ile ilgili zihinsel modeller yaratmıyorsunuz, ama hayat yinede devam ediyor. Siz de sadece bunun farkında olarak tam bir huzur içindesiniz. Bu an geliyor, sonra bir sonra ki, sonra daha sonraki. Aslında her zaman olanda buydu zaten. Dakikalar birbiri ardına bilincinizin önünden geçiyordu. Fark, artık sizin bunu görüyor olmanızda Duygularınızın ve zihninizin gelip geçen bu ablara tepki verdiğini görüyor ve bunu durdurmak için hiç bir şey yapmıyorsunuz. Bunu kontrol etmek için hiç bir şey yapmıyorsunuz. Sadece hayatın hem içinizde hem dışınızda gözler önüne serilmesine izin veriyorsunuz.
Eğer bu yolculuğa çıkarsanız, önünüze serilen dakikaların nasıl bir korku duygusu yarattığını tam olarak gördüğünüz bir aşamaya geleceksiniz. Bu berrak terde, güçlü bir kendini koruma eğilimini yaşayabileceksiniz. Bu eğilimin ortaya çıkmasının nedeni, gerçekten hiç bir kontrole sahip olmamanız ve bundan huzursuzluk duymanızdır. Ancak gerçekten bir hamle yapmak istiyorsanız, kendiniz ondan korumadan korkuyu gözlemeye razı olmanız gerekir. Burası korku duygusundan kaçmak için kurulan zihinsel ve duygusal düzen tarafından yaratılmıştır. Artık ruhun kökü ile yüzyüze duruyorsunuz.
Eğer yeterince derine giderseniz, ruhun inşa edildiğini görebilirsiniz. Bilinmezliğin ortasında, boş, sonsuz bir uzayda olduğunuzu ve içinizde ki bütün objelerin size doğru aktığını görürsünüz. Düşünce, duygu ve dünyevi deneyimlerin izlenimleri hep birlikte bilincinize dolmaktadır. Bu akışı kontrolünüz altına alarak kendinizi koruma eğiliminde olduğunuzu açıkça görürsünüz.İnsanlara, yerlere ve nesnelere dair seçici izlenimler geçip giderken, içinizde öne doğru eğilip onları yakalamak için sizi bunaltacak kadar şiddetli bir eğilim vardır. Eğer bu zihinsel görüntülere odaklanırsanız, var olmayan karmaşık bir yapının parçalarına dönüştüklerini göreceksiniz. Hala tutup bırakmadığınız , siz on yaşındayken yaşanmış olaylar göreceksiniz. Gerçekten de bütün anılarınızı düzenli bir şekilde bir arada tututp bunun siz olduğunuzu söylediğinizi göreceksiniz. Ama siz bu olaylar değilsiniz, siz bu olayları yaşamış olansınız. Nasıl olurda kendinizi başınıza gelen şeyler olarak tanımlayabilirsiniz? Bunlar olmadan da varlığınızın farkındaydınız. Siz orada olup bütün bunları yapan, bunların tümünü gören ve hepsini yaşayansınız. Kendinizi inşa etme adına deneyimlerinize yapışmak zorunda değilsiniz. Bu içinizde inşa ettiğiniz sahte bir kişilik. Sadece arkasına gizlendiğiniz 'kendiniz' kavramından ibaret bir şey.
Ne kadar zamandır orada gizlenmiş her şeyi bir arada tutmaya çabalıyorsunuz? İnşa ettiğiniz kendiniz ile ilgili koruyucu modelde ters giden herhangi bir şey olursa, hemen savunmaya geçiyor ve hepsini tekrar bir araya toplamak için durumu haklı göstermeye çalılıyorsunuz. Siz olayın üstesinden gelene ya da her nasılsa gönderene kadar zihniniz çabalamaktan vazgeçmiyor. İnsanlar varlıklarının  buna bağlı olduğu duygusuyla, kontrolü ger kazanana kadar kavga edip tartışırlar. Bütün bunların nedeni hiç olmayan bir gücü yaratma çabasıdır. Artık bunu bir arada tutmak için savaşmamız gerekir. Sorun bu yöntemde bir çıkış yolunun bulunmamasıdır. Bu  mücadelede huzur ve kazanma yoktur. Size evinizi kumun üzerine inşa etmemeniz söylenmiştir. En büyük kumdur bu. Aslında evinizi bir boşluğa kurdunuz Eğer inşa ettiğiniz şeye ytapışmaya devam ederseniz, her an ve sürekli olarak kendinizi savunmak zorunda kalacaksınız. Bunu sürdürebilmek sürekli bir mücadele gerektirecek.
Ruhsal yaşamak, bu micadeleye katılmamak demektir. Yani olaylar meydana geldikleri ana aittir, size değil. Sizinle hiç bir ilgileri yoktur. Kendinizi bu olaylarla ilişkilerinize göre tanımlamaktan vazgeçmeli, sadece onların gelip gitmelerine izin vermelisiniz. Olayların içinizde izlenimler bırakmasına izin vermeyin. Daha sonra kendinizi bu olayları düşünürken bulursanız, bırakın geçip gitinler. Eğer bir olay sizin kavramsal modelinize uymuyorsa ve kendinizi onu modelinize uydurmaya va mantıklı kılmaya çabalarken yakalarsanız, ne yaptığınızı farkedin. Evrende bir olay sizin modelinize uymadı ve içinizde huzursuzluğa yol açıyor. Eğer sadece bunu farkederseniz, aslında bunun modelinizi bozduğunuıda keşfedeceksiniz. Ve modelinizi muhafaza etmek istemediğiniz için buradan hoşnut kalacağınız bir noktaya ulaşacaksınız. Artık dış yüzünüzü  inşa edip onu sağlamlaştıracak hiç bir enerjiyi yüklemeye istekli olmadığınız için de bunu iyi bir şey olarak tanımlayacaksınız. Bunu yapmak yerine modelinizi rahatsız eden şeylerin dinamit işlevi görerek onu patlatmasına ve sizi özgür kılmasına izin vereceksinzi. İşte bu ruhsal yaşamak demektir.
Gerçek anlamıyla ruhsal bir hale geldiğinizde, herkesten tamamen farklı biri olursunuz. Yani herkesin istediğini siz istemezsiniz. Yani herkesin karşı koyduğunu siz tümüyle kabul edersiniz. Modelinizin parçalanmasını istersiniz ve içinizde huzursuzluk yaratabilecek bir şey olduğunda, bu deneyime saygı duyarsınız. Neden birinin söylediği ya da yaptığı bir şey sizi rahatsız edecek ki? Siz mutlak bir bilinmezliğin ortasında, kendi etrafında dönmekte olan bir gezegenin üzerindesiniz. Burayı bir kaç yıllığına ziyarete geldiniz, sonra ayrılıp gideceksiniz. Her şeyin baskısı altında kalarak nasıl yaşarsınız? Bunu yapmayın. Eğer bir şey içinizde huzursuzluk yaratabiliyorsa bu onun modelinize çarptığı anlamına gelir. Yani sizin kendi gerçeklik tanımınızı kontrol etmek için yarattığınız sahte yanınıza vurmuştur. Ancak eğer bu model gerçekse neden yaşadığınız gerçeğe uymadı? Zihninizin içinde gerçek sayılabilecek hiç bir şey oluşturamazsınız.
Psikolojik huzursuzluklardan rahatsız olmamayı öğrenmelisiniz. Eğer kalbiniz kızışmaya başlarsa, bırakın olması gereken olsun. Zihninizin aşırı çalıştığını ve kalbinizin öfkeyle dolduğunu fark etme yetisine sahip yanınızı bulmaya çalışın. Bu yanınız sizin çıkış yolunuzdur. O modeli inşa etmek çıkış yolu değildir. İçsel özgürlüğe giden her yol gözetleyenden geçer; Öz'den. Özünüz, zihniniz ile duygularınızın çözüldüğünü ve hiç bir şeyin onları bir arada tutma çabasında olmadığını farkeder. Hiç kuşkusuz can yakıcıdır bu. Bütün o zihinsel yapıyı kurmanızın nedeni acıdan sakınmaktı. Eğer o yapının yıkılmasına izin verirseniz, onu inşa ederek kaçınabildiğiniz acıyı hissedeceksiniz. Bu acıyla yüzleşmeye razı olmalısınız. Dışarı çıkmaktan korktuğunuz için kendinizi bir kaleyede kapasaydınız, günün birinde varlığınızı tümüyle yaşamak istediğinizde böyle bir korkuyla yüzleşmek zorunda kalırdınız. Kaleniz sizi korumazdı. Sizi hapsederdi. Özgür olmak, hayatı gerçek anlamda yaşamak için dışarı çıkmalısınız. Kendinizi bırakıp sizi ruhunuzdan özgür kılacak temizlik sürecinden geçmek zorundasınız. Bunu ruhun sadece ruh olduğunu gözleyerek yapın. Çıkış ancak farkındalık yoluyla mümkündür. Huzursuz zihni olumsuz bir deneyim olarak tanımlamaktan vazgeçin; sadece onun arkasında gevşeyip gevşeyemeyeceğinize bakın. Zihniniz huzursuz ise, ' Bu konuda ne yaptım?' diye sormayın. Onun yerine 'Bunu fark eden ben kimim?' diye sorun.
Zaman içinde, huzursuzluğu gözlemekte olduğunuz merkezin huzursuz edilemeyeceğini fark edeceksiniz. Huzursuzmuş gibi görünüyorsa, sadece huzursuzluğu fark edenin kim olduğuna dikkat edin. Huzursuzluk er geç geçecektir. O zaman zihniniz ile kalbinizin karmaşalarının son çalkantılarını yaratmalarını seyrederken, varlığınızın derinliklerine dönüp huzura erebileceksiniz. Bu noktaya ulaştığınızda, insan bilincinin sınırını aşmanın anlamını kavrayacaksınız.
Eğer sürekli huzur, devamlı neşe ve kalıcı mutluluk istiyorsanız, bu iç karmaşanın içinden öteki tarafa geçmek zorundasınız. Her istediğinizde içinizi sevgi dalgalarının doldurabildiği bir hayat yaşayabilirsiniz. Varlığınızın doğası bu. Sadece ruhun öteki tarafına geçmek zorundasınız. Bunu yapışma eğiliminden vazgeçerek yaparsınız. Bunu, zihninizi sahte bir güç yaratması için kullanmayarak yaparsınız. İlk ve son kez, tuttuklarınızı sürekli bırakarak bu yolculuğa çıkmaya karar verin.
Bu nokyada yolculuk çok hızlı olur. Her zaman ölesiye korkan yanınızdan geçerek gidecek ve bu yanınızın her zaman nasıl her şeyi bir arada tutmaya çabaladığını göreceksiniz. Eğer bu yanınızı beslemezseniz, eğer onun tuttuklarını bırakmaya devam eder ve yapışmasına izin vermezseniz, er geç sahte gücün arkasına geçersiniz. Bu sizin yaptığınız bir şey değildir sizin başınıza gelen bir şeydir. Tek çıkış yolunuz tanıklıktır. Sadece farkında olduğunuzun farkında olarak tuttuklarınızı bırakmaya devam edin. Eğer bir dönem karanlıktan ve depresyondan geçerseniz, 'Karanlığın farkında olan kim? ' diye sorun. İçsel gelişiminizin farklı evrelerinden böyle geçersiniz. Sadec serbest bırakmaya ve hala orada olduğunuzun farkında olmaya devam edin. Karanlık ruhu bıraktığınızda; aydınlık ruhu bıraktığınızda ve artık hiç bir şeye yapışmadığınızda, arkanızda her şeyin açığa çıktığı bir noktaya ulaşacaksınız. Oysa siz önünüzde ki şeylerin farkında olmaya alışıksınız. Artık bilinç konumunuzun arkasında ki evrenin farkında olduğunuz bir duruma ulaştınız.
Arkanızda herhangi bir şey varmış gibi görünmüyordu. Önünüzden geçen düşünce ve duygulardan modelinizi yaratmaya öylesine odaklanmıştınız ki, içeride ki o uçsuz bucaksız alanın hiç farkında değildiniz. Arkada, geride koca bir evren var. Siz hiç bu gözle bakmıyorsunuz. Eğer ucunu bırakmaya razıysanız, geriye düşeceksiniz ve orası bir enerji okyanusuna açılacak. Işıkla dolcaksınız. Hiç karanlığın olmadığı bir ışıkla, bütün kavrama gücünü geçiren bir huzurla dolacaksınız. Ondan sonra da günlük hayatınızın her anında, sizi ayakta tutan, besleyen, size derinden rehberlik yapan bu iç gücün akışıyla yürüyeceksiniz. Hala içinizde ki uzayın etrafında yüzen düşünceler, duygular ve bir kimlik kavramı olacak, ama bunlar sizin deneyiminizin sadece küçük bir parçasını oluşturacak. Öz'ün dışında hiç bir şeyle izdeşleşmeyeceksiniz.
Bir kere bu aşamaya ulaştıysanız, artık hiö bir zaman hiç bir şey için endişelenmeniz gerekmeyecek. Yaradılışın güçleri hem içinizde ki hem de dışınızda ki yaratıları yaratacak. Her şeyin ötesinde bir huzur, sevgi ve şefkat içinde yüzeceksiniz ama her şeye saygı duyacaksınız. Gerçek varlığınızın evrensel enginliği ile barış içindeyken sahte bir yüze, sahte bir güce gerek yok.

SAHTE GÜÇTEN VAZGEÇMEK DEVAM

Kaybolmuş olan ve bulunabilmek için 'kendin' kavramı yaratmaya çalışan siz 'kimsiniz?' Bu soru ruhsallığın özünü temsil eder. Kendinizi tanımak için kurduğunuz bir düzenin içinde asla kendinizi bulamazsınız. Binayı yapan sizsiniz.
En şaşırtıcı düşünce ve duyguları bir araya toplayabilirsiniz. Gerçekten çok güzel, inanılmaz, ilginç ve dinamik bir düzen kurmuş olabilirsiniz, ama açıkçası o siz değilsiniz. Siz bunu yapmış olansınız. Siz, farkındalığınızı, Öz'ünüzün farkındalığından uzağa odakladığınız için kaybolmuş, korkmuş ve kafası karışmış olansınız. Bu panik içinde, bu kaybolmuş haldeyken ön,n,zden geçen düşünce ve duygulara yapışıp onları alıkoymayı öğrendiniz.Onları kendinizi tanımlamanıza izin verecek bir kişilik, bir kimlik, bir öz kavramı kurmak için kullandınız. Farkındalık farkında olduğu ve yuva dediği objelerin üzerine yaslandı. Kimve  olduğunuza dair böyle bir modeliniz olduğu için nasıl hareket edeceğinizi, nasıl kararlar vereceğinizi ve dış dünyayla nasıl bağlantı kuracağınızı bilmek daha kolay. Eğer bakmaya cesaret ederseniz, bütün hayatınızı kendi etrafınızda inşa ettiğiniz bu modeli esas alarak yaşadığınızı göreceksiniz.
Daha açık olalım. 'Ben kadınım' gibi bir grup tutarlı bir düşünce ve kavramları zihninizde tutmaya çalışıyorsunuz. Evet bu bile zihninizde tutulan bir düşünce veya kavramdır. Bunu tutan siz, ne kadınsınız ne de erkek. Siz düşünceleri duyan ve aynada bir kadın vucudu gören bilinçsiniz. Ama bu kavramlara sımsıkı yapışıyorsunuz. 'Ben kadınım, şu yaştayım ve şu felsefeye karşı öteki felsefeye inanıyorum' diye düşünüyorsunuz. Aslında kendinizi inandırdıklarınıza dayanarak tanımlıyorsunuz. 'Tanrı'ya inanırım veya Tanrı'ya inanmam'. Barışa yada şiddet karşıtlığına inanırım yada güçlü olanın hayatta kaldığına inanırım. Kapitalizme inanırım veya neo*sosyalizme inanırım diyorsunuz. Zihindeki bir grup düşünceyi alıp onlara yapışıyorsunuz. Onlardan fazlasıyla karmaşık bir ilişkiler ağı kuruyorsunuz, sonra da bu paketi sizmişsiniz gibi sunuyorsunuz. Ama siz bu değilsiniz. Bunlar sadece kendinizi tanımlama çabasıyla etrafınıza sardığınız düşünceler. İçerde kaybolduğunuz için yapıyorsunuz bunu.
Temelde içerde bir istikrar ve devamlılık yaratmaya çabalıyorsunuz. Bu sahte ama hoş karşılanan bir güvenlik duygusunu meydana getiriyor. Etrafınızda ki inanlarında ayni şeyi yapmasını istiyorsunuz. Davranışlarını öngörebilmek için insanların yeterince istikrarlı olmasını istiyorsunuz. Eğer öyle değillerse rahatsız oluyorsunuz. Bunun nedeni, onların davranışlarına dair öngörülerinizi içinizde ki modelin parçası haline getirmiş olmanız. Bu dış dünyaya ilişkin inanç ve konseptler kalkanı, sizinle iletişim içinde olduğunuz insanlar arasında yalıtım görevi yapıyor. Başka insanların davranışlarına dair önyargılı düşüncelere sahip olmak kendinizi daha güvende ve kontrolde hissetmenizi sağlıyor.Duvarın tümüyle yıkılmasına izin verseniz hissedeceğiniz korkuyu bir hayal edin. Zihinsel tamponunuz olmasa, gerçek özünüze kimin dosdoğru girmesine izin verirdiniz? Kimsenin. Kendinizin girmesine bile izin vermezdiniz.
İnsanlar ortaya sadece dış yüzlerini koyarlar. Kendileri bile bir dış yüzün diğerinden birazcık daha sahici olduğunu söyler. İşe gidersiniz ve profesyonel dış yüzünüzün içinde kaybolursunuz, ama o zaman da, 'Eve, ailem ve arkadaşlarım ile birlikte sadece kendim olabildiğim yere gidiyorum' dersiniz. Böylece işle ilgili dış görünüşünüz arkada kalır ve rahatlamış, sosyal dış yüzünüz ön plana çıkar. Peki ya siz, dış yüzü bir arada tutan, o varlık ne yapıyor? Kimse onun yanına yaklaşmıyor. Bu çok ürkütücü bir durum. O ilgilenilemeyecek kadar arkada.
Demek ki hepimiz bir şeylere yapışıyoruz ve bir şeyleri kurup düzenliyoruz. Bazılarımız bu konuda diğerlerinden çok daha iyi. Toplumların çoğunda, ne kadar iyi tutunduğunuz ve düzen kurduğunuz dikkate alınarak ciddi anlamda ödüllendirilirsiniz. Eğer modeli tam anlamıyla doğru kavrar ve her seferinde tutarlı davranırsanız, gerçekten birini 'yarattınız' demektir.Ve eğer o yarattığınız kişi diğerlerinin istediği ve ihtiyaç duyduğu biriyse, çok popüler ve başarılı olabilirsiniz. Siz o kişisiniz. O kişi çok genç yaşta sizin içinize işledi ve siz asla ondan sapmadınız. Bu birini yaratma oyununda gerçekten iyi olabilirsiniz. Eğer yarattığınız kişi beklediğiniz popülerliği ve başarıyı elde edememişse, düşüncelerinizi buna göre uyarlayabilirsiniz. Bunun yanlış bir yanı yoktur. Herkesin bunu yaptığı çok açık. Ama bunu yapan siz, kimsiniz ve bunu neden yapıyorsunuz?
Ne gibi düşüncelere yapıştığınız ve nasıl birini yarattığınız konusunda sadece size bağlı olmadığını farketmek çok önemlidir. Toplumun bu konuda söyleyecek çok şeyi vardır. Neredeyse her konuda kabul edilebilir ve kabul edilemez sosyal davranışlar söz konusudur. Nasıl oturup kalkacağınız, nasıl yürüyeceğiniz, nasıl konuşup nasıl giyineceğiniz ve olaylar karşısında nasıl hissedeceğiniz gibi. Peki, toplumumuz bu zihinsel ve duygusal biçimlendirmeyi bize nasıl aşılar? Beklentilere iyi bir şekilde karşılıkverdiğiniz zaman sizi kucaklayıp bağrına basar, size olumlu övgüler yağdırır. Bunu beceremediğiniz zaman ise fiziksel, zihinsel veya duygusal olarak cezalandırılırsınız.
Beklentilerinize uygun bir şekilde davrandıklarında insanlara karşı ne kadar iyi olduğunuzu bir düşünün. Şimdide öyle davranmadıklarında kendinizi nasıl kapattığınızı ve onlardan nasıl uzaklaştığınızı düşünün. Öfkelenmek hatta onlara sert davranmaktan söz etmiyoruz. O zaman ne yapıyorsunuz? Zihinlerinde izlenimler bırakarak birilerinin davranışlarını değiştirmeye çalışıyorsunuz. Bir daha ki sefere sizin beklentilerinize uygun davranmalı için onların inanç, düşünce ve duygu birikimlerini değiştirmeye çalışıyorsunuz. Aslında hepimiz hergün birbirimize bunu yapıyoruz.
Bunun bize yapılmasına neden izin veriyoruz? Neden diğer insanların dış yüzümüzü kabul etmesine bu kadar önem veriyoruz? Bunların hepsi dönüp dolaşıp kişilik kavramımıza neden bu denli yapıştığımızı anlamaya dayanır. Eğer yapışmaktan vazgeçerseniz orada neden bir yapışma eğilimi olduğunu göreceksiniz. Eğer gücünüzden vazgeçer ve onu yeni bir güçle değiş tokuş etmeye çalışmazsanız, düşünceleriniz ve duygularınız demirledikleri yerden kurtulacak ve içinizden geçip gitmeye başlayacaklar. Bu çok ürkütücü bir deneyim olacak. İçinizin derinliklerinde panik hissedecek ve pusulayı şaşıracaksınız. İnsanlar dışarıda çok önem verdikleri bir şeyin içlerindeki modele uymaması durumunda böyle hissederler. Gücünüz işlevini yerine getirmeyi bırakır ve parçalanmaya başlar. O sizi koruyamayınca müthiş bir korku ve panik duygusu yaşarsınız. Ancak eğer bu panik  duygusuyla yüzleşmeye razı olursanız, bunu atlatmanın bir yolu olduğunu keşfedeceksiniz. Daha geriye, bu deneyimi yaşamakta olan bilincinize gidebilirsiniz; o zaman panik geçecek ve siz o ana kadar hissetmediğiniz müthiş bir huzur hissedeceksiniz.
Pek az insanın öğrendiği bir şeydir:geçebilir. Gürültü, korku, kafa karışıklığı, içerdeki enerjileri sürekli değişmesi, hepsi geçebilir. Kendinizi korumanız gerektiğini düşündüğünüz için size doğru gelen şeyleri tuttunuz ve onları saklanmak için kullandınız. Uzanıp alabildiklerinizi aldınız ve güç sağlamak için onlara yapığmaya başladınız. Oysa yapıştığınız şeyleri bırakabilir ve bu oyunu oynamayabilirsiniz. Bunu yapabilmek için, sadece hepsini bırakma ve sizi yöneten korkuyla yüzleşme cesaretini gösterme riskine girmeniz gerekiyor. Sonra o yanınızın içine nüfus edebilirsiniz ve her şey sona erer. Geçer; artık mücadele etmek yoktur, sadece huzur vardır.

HAFTAYA; SAHTE GÜÇTEN VAZGEÇMEK DEVAM….
SAHTE GÜÇTEN VAZGEÇMEK

İnsan ruhu çok karmaşık ve pek çok ayrıntıya sahip bir yerdir. Hem iç hemde dış uyarılar nedeniyle sürekli değişen ve birbiriyle  çatışan güçlerle doludur. Buda görece kısa bir zaman diliminde çeşitli ihtiyaç, korku ve arzuların ortaya çıkmasına uol açar. Bu nedenle pek az insanın zihni orada neler olduğunu anlayacak berraklıktadır. Aynı anda bütün farklı düşünce, duygu ve enerji düzeylerimiz arasındaki sebep sonuç ilişkilerinde izlenemeyecek kadar çok olay meydana gelmektedir. Sonuç olarak kendimizi bunları tümünü bir arad  tutmaya çalışırken buluruz. Ancak herşey değişmeye devam eder; ruh halleri, arzular, bir şeylerden hoşlanıp hoşlanmama durumları, coşku, uyuşukluk. Orada sadece düzen ve kontrole benzer bir şey yaratmak için gereken disiplini sağlamak bile tam gün çalışmayı gerektirir.  Kendinizi kaybetmiş olarak bütün bu psikolojik ve faal değişimlerle cebelleşirken acı çekiyorsunuz. O sırada size acı çekiyormuşsunuz gibi gelmeyebilir ama olabileceklerle kıyaslandığında acı çekiyorsunuz. Aslını ararsanız sadece her şeyi bir arada tutmak zorunda olma sorumluluğunun kendisi bile bir tür acı çekme. Bunu en çok dışarıda bir şeyler birbirinden kopup gitmeye başladığı zaman farkedersiniz.
Peki ama sizin tutmaya çalıştığınız şey tam olarak ne? Orada sadece düşünceleriniz, duygularınız ve enerji hareketleri var ve hiçbiri katı değil. Sadece içinizdeki uçsuz bucaksız alandan gelip geçen bulutlara benziyorlar. Ama siz, sanki tutarlılık istikrarın yerini tutabilirmiş gibi onlara tutunmayı sürdürüyorsunuz.
Budistlerin bu durum için kullandıkları bir terim var: 'yapışmak' Sonunda ruhun işi gücü yapışmak oluyor. Yapışma terimini anlamak için önce kimin yapıştığını anlamalıyız. İçinizde derinlere doğru gittikçe  doğal olarak varlığınızın her zaman orada olan ve asla değişmeyen bir yanı olduğunu farketmeye başlayacaksınız. Bu sizin farkındalık hissiniz, bilincinizdir. Bu düşüncelerinizin, duygularınızın akışının ve iniş çıkış deneyimlerinin farkında olan farkındalık hissiniz, bilincinizdir. Bu Öz'ünüzün köküdür. Siz düşünceleriniz değilsiniz, o duyguları hissedensiniz. Siz bedeniniz değilsiniz; bedeninize aynada bakıyor ve bu dünya deneyimini onun  gözleri ve kulakları yoluyla yaşıyorsunuz. Siz, bütün bu iç nesnelerin farkında olduğunun bilincinde  olan bilinçli varlıksınız. Eğer saf farkındsalık duyunuz olan bilinci incelerseniz,aslında varlığının boşluktaki belirli bir noktada olmadığını göreceksiniz. Daha çok, belirli bir grup nesneye konsantre olarak bir noktada odaklanan bir farkındalık alanı o. Ayni anda sadece bir parmağınızı yada bedeninizin tümünü hissedebilirsiniz. Tek bir düşüncede tamamen kaybolabileceğiniz gibi, düşüncelerinizin,
duygularınızın, bedeninizin ce çevrenizin eş zamanlı farkında olabilirsiniz. Bilinç hem dar anlamda odaklanmahemde geniş bir  alana yayılma özelliğine sahip, dinamil bir farkındalık alanıdır. Bilinç dar bir alanda yeterince odaklandığında, daha geniş benlik duygusunu yitirir. Artık kendini saf bir bilinç alanı gibi yaşamaz. Daha çok üzerine odaklandığı nesnelerle bağlantı içinde olur.Bildiğiniz gibi, soğuk karanlık bir sinema salonunda oturduğunuzu unutacak, yani daha geniş bilinç alanınızı tamamen kaybedecek
kadar bir filme kapıldığınızda, olan budur. Bu durumda, bedewninize ve bedeninizin çevresine konsantre olmaktan filmin dünyasına konsantre olmaya geçmiş olursunuz. Aslında bu deneyimin içindwe kaybolmuşsunuzdur. Tüm hayat deneyiminizi bu bakış açısına göre genellemek  mümkündür. Kişiliğiniz, bilincinizi odakladığınız yere göre belirlenir.
Peki ama bilincinizi nereye odaklayacağınızı belirleyen şey nedir? Enm temel düzeyde bunu belirleyen, dikkatinizi çekenm herhangi bir şeydir. Çünkü o diğer şeylere kıyasla öne çıkmış, göze çarpmıştır. Bunu anlamak için bilincinizin, içinizde ki uçsuz  bucaksız alanı sadece gözlemlediğini hayal edin. Şimdi de bir kedi, bir at, bir kelime, bir renk veya soyut bir fikir gibi rastgele düşünce objelerinin bu alanın içinden hafifçe akarak geçtiğini hayal edin. Bunlar ara sıra görünerek bilinciniz boyunca  yüzüyorlar. Şimdi bir objenin diğerinin üzerine çıkmasına izin verin. Bu obje dikkatinize çarpar ve bilincinizin odağını kendine
doğru çeker. Bu objeye ne yoğunlukta odaklanırsanız, o kadar yavaş hareket etmeye başladığını hemen farkedersiniz. Bu durum objenin üzerine yeterince odaklanana kadar devam eder ve en sonunda durur. Bilincin gücü sonunda o objeyi sadece ona konsantre olarak dengede tutar. Nasıl balık suyun içinden geçebildiği halde, suyun konsantre hali olan buzun içinden geçemez ise, zihinsel ve duygusal enerji formlarıda konsantre bilinçle karşılaştıklarında hareketsiz kalırlar. Belirli bir obje üzerine odaklanmış farkındalık miktarını diğerlerinden  ayırma eylemi yapışmayı yaratır. Yapışma da, bir yerde yeterince uzun süre kalan seçici düşünce ve duyguların ruhun yapıtaşlarına dönüşmesiyle sonuçlanır.
Yapışma başlıca davranışşekillerinden biridir. Diğerleri geçip giderken bazı objeler bilinçte kaldığı için farkındalık hissiniz onlarla daha fazla  bağlantı kurar. Sürekli bir iç değişimin ortasında bir yönlendirme, ilişki ve güvenlik duygusu yaratmak için kullanırsınız onları
Ve bu yönlendirme i,htiyacı dış dünyaya uzanır. İçinizde ki objelere yapışmış olmanıza rağmen, onları kendinizi yönlendirmek ve duyularınız yoluyla gelen fiziksel obje yığınıyla bağlantı kurmak için kullanırsınız. Sonrada bütün objeleri birbirine bağlayan düşünceler yaratırsınız ve tümüne yapışırsınız. Bu iç yapıya öylesine bağlı bir hale gelirsiniz ki özünüzü tümüyle onun etrafında inşa edersiniz. Yapıştığınız için o sabit kalır. O sabit kaldığı içinde ona her şeyden daha fazla bağlanırsınız. Bu ruhun doğumudur. Boş zihnin enginliğinin ortasında gelip geçen düşünce objelerine yapışarak, sağlam görünen bir ada yaparsınız. Kalan bir düşünceniz olduğunda da başınızı ona
yaslayabilirsiniz. Daha sonra başka düşüncelerede yapıştıkça, bilincin üzerine odaklanması için bir iç düzenleme yaparsınız. Bilinç, zihinsel alanda ne kadar dar bir yere odaklanırsa, onu öz kavramını tanımlamak için kullanma eğilimi o kadar artar.
Yapışma, kavramsal bir öz inşa etmekte kullandığımız tuğla ve harcı yaratır. İçimizde ki uçsuz bucaksız alanın ortasında, düşüncelerin buğusundan başka bir şey kullanmadan sağlam görünen, yaslanabileceğiniz bir düzenleme yaptınız. ÇOK ÇOK ÖTEDE…..

Sonuç itibariyle 'ötesi' kelimesi ruhaniliğin gerçek anlamını yakalar. En temel anlamda öteye gitmek, olduğunuz yeri geçmek demektir.Bulunduğunuz durumda kalmadığınız anlamına gelir. Sürekli kendinizden öteye giderseniz, artık kısıtlamalar yoktur. Artık sınırlar yoktur. Kısıtlamalar ve sınırlar sadece öteye gitmekten vazgeçtiğiniz yerlerde var olur. Hiç durmazsanız, kısıtlamaların ve sınırlamaların ötesine, sınırlandırılmış bir kişiliğin önüne geçersiniz.
'Ötesi' her yere doğru sonsuzdur. Eğer bir lazer ışını alır ve onu herhangi bir yöne doğrultursanız, sonsuza kadar uzanır. Sadece geçemeyeceği yapay bir sınır yaratırsınız, sonsuza gidemez. Sınırlar sonsuz alanlarda sınırlı görünümler yaratır. Sizin algılarınız zihinsel sınırlara çarptığı için, nesneler size sınırlıymış gibi görünür. Gerçekte her şey sınırsızdır. Sonsuza giden herşeyin buradan bir mil uzakta olduğunu söyleyen sizsiniz. Buradan bir mil uzak nedir? Sadece sonsuzluğun bir parçasıdır. Sınırlamalar yoktur. Sadece sonsuz evren vardır.
' Ötesine geçmek için, nesnelere koyduğunuz sınırları aşmaya devam etmelisiniz. Bu da benliğinizin merkezinde değişimler gerektirir. Şu anda dünyayı bireysel düşünce nesnelerine bölmek için analitik zihninizi kullanıyorsunuz. O zaman ayni zihni bu ayrı düşünceleri birbiriyle belirli bir ilişki içinde bir araya getirmek içinde kullanıyorsunuz demektir. Bunu denetleme gibi bir şey hissetme gayretiyle yapıyorsunuz. Bu en çok da sürekli bilinmeyeni bilinen haline getirme çabanızda açıkça ortaya çıkıyor… Kendinize 'bugün yağmur yağamaz, benim tatil günüm bugün. Arkadaşım açık havada olmayı sevdiği için kesinlikle benimle yürüyüşe çıkmak isteyecek. Aslında eğer bir gün daha tatil yapmak istersem şirketteki arkadaşım benim yerime çalışmaya itiraz etmez. Ne de olsa bende bir kez onun yerine çalışmıştım' diyorsunuz. Her şeyi belirlediniz. herşeyin, hatta geleceğin bile nasıl olması gerektiğini biliyorsunuz. Görüşleriniz, fikirleriniz, tercihleriniz, konseptleriniz, hedefleriniz ve inançlarınızın tümü, sonsuz evreni, denetleme duygunuzu tatmin edecek şekilde sınırlı bir hale indirgiyor. Analitik zihin sonsuzla başa çıkamayacağı için zihninizin içinde sabit kalacak sınırlı düşüncelerden oluşan alternatif bir gerçeklik yarattınız. Bütünü aldınız, parçalara ayırdınız ve bu parçalardan bir avucunu, zihninizde belirli bir şekilde bir araya getirmek üzere seçtiniz. Bu zihinsel model sizin gerçekliğiniz haline geldi. Artık dünyayı kendi modelinize uydurmak ve uymayan herşeyi yanlış, kötü veya haksız olarak yaftalamak üzere, sabahtan akşama kadar mücadele etmek zorundasınız.
Eğer herhangi bir şey, nesnelere bakış açınıza karşı çıkacak olursa, savaşırsınız. Kendinizi savunursunuz. Haklı görünmeye çalışırsınız. Küçük şeylere bile sinirlenir kızarsınız. Aslında bu durum, olan biteni kendi gerçeklik modelinize uyduramamanızın sonucudur. Eğer modelinizin önüne geçmek isterseniz, ona inanmama riskini göze almanız gerekiyor. Eğer zihninizde ki model sizi rahatsız ediyorsa, nedeni gerçekle birleşemiyor olmasıdır. Ya gerçeğe karşı direnmek yada modelinizin önüne geçmek arasında bir seçim yapmak zorundasınız. Gerçekten de modelinizin önüne geçmek için önce onu neden inşa ettiğinizi anlamalısınız. Bunu anlamanın en kolay yolu, model çalışmadığı zaman neler olduğuna bakmaktır. Bütün dünyanızı başka bir insanın davranışlarına yada bir ilişkinin kalıcılığına dayandırarak kurmuş olabilirmisiniz?  Eğer öyleyse, bu yapının hiç ayaklarınızın altından çekildiği oldumu? Biri sizi terk eder. Biri ölür. Bir şeyler doğru gitmez. Bir şey modelinizi dibine kadar sarsar. Böyle bir durumda, etrafınızda ki herkes ve herşeyle ilişkileriniz de dahil olmak üzere her konuda, sandığınız kişi olduğunuza dair tüm düşüncelerinizin her biri bir yana dağılır. Dünyanızı yıkılmaktan kloruma çabası içinde, yalvarırsınız, savaşırsınız ve mücadele edersiniz.
Böyle bir deneyim yaşadığınızda ki herkes böyle bir şey yaşar, modelinizin en azından sağlam olmadığını fark edersiniz. Bütünüyle darmadağın olabilecek bir modeldir. kendinize ve her şeye bakış açınızda dahil olmak üzere, modelinizin tümü ve üzerine inşa edildiği herşey, hayatınızad ki en önemli öğrenme süreçlerinden biridir. Size bu modeli yaptıran nedenle yüz yüze gelirsiniz.Yaşadığınız huzursuzluğun ve yönünü bulamama halinin düzeyi ürkütücüdür. Sadece normal algınıza benzer bir şeyi geri alabilmek için çaba harcarsınız. Aslında yapmakta olduğunuz şey, o bildik zihinsel düzeninizin içine yeniden yerleşebilmek için zihinsel modelinizi geriye, yanınıza çekme çabasıdır.
Ancak orada ne yaptığımızı görmemiz için dünyamızın tümüyle çökmesine gerek yoktur. Sürekli onu bir arada tutmaya çalışıyoruz. Bazı şeyleri neden yaptığınızı gerçekten görmek istiyorsanız, onları yapmayın ve neler olduğunu görün. Sigara içtiğinizi varsayalım. Eğer sigarayı bırakmaya karar verdiyseniz, sigara içmenize yol açan yoğun istekle çok çabuk karşı karşıya gelirsiniz. Bu, nedenin en üstündeki katmandır. Eğer bu yoğun isteyi atlatırsanız, buna neyin yol açtığını görürsünüz Eğer gördüğünüz sizi rahatlatırsa, sebebin bir sonraki katmanıyla yüzleşebilirsiniz. Bu böyle katman katman devam eder gider. Örneğin, neden aşırı yemek yediğinizin bir sebebi vardır. Neden bu şekilde giyindiğinizin de bir sebebi vardır. Eğer giydiklerinize ve saçınızın modeline neden bu kadar önem verdiğinizi görmek istiyorsanız, bir gün bu işin ucunu bırakın. Sabah uyanın ve bir yere saçınız başınız karmakarışık olarak gidin, sonra da içinizde kiş enerjiye neler olduğunu görün. Sizi rahatlatacak şeyleri yapmadığınız zaman içinizdeki enerjiye neler olduğunu görün. Sizi rahatlatan şeyleri yapmadığınızda size neler olduğuna bakın. Göreceğiniz şey bunları yapmanızın nedenidir.
Hep rahat ettiğiniz alanda kalmaya çalışıyorsunuz. İnsanları, yerleri ve nesneleri, modelinziz destekleyen bir yöntemle tutmaya çabalıyorsunuz. Başka bir yöne gitmeye başlarlarsa rahatsız oluyorsunuz. O zaman zihniniz, nesneleri ihtiyacınıza uygun olacak şekilde nasıl geri alacağınızı söyleyerek faaliyete geçiyor. Biri beklentilerinizin dışında bir davranışta bulunduğu anda zihniniz konuşmaya başlıyor. 'Bu konuda ne yapmalıyım? Yaptığını görmezden gelemem. Onunla ya doğrudan kendim konuşmalıyım ya da başka birinden konuşmasını rica etmeliyim' Yani zihniniz sizden bu durumu düzeltmenizi istiyor. Ve bunu yaparak başınıza ne geleceğinin gerçekten önemi yok. Önemli olan tek şiey size rahatlık sağlayan alanınıza geri dönmek. Bu alan sınırlıdır. Orada kalma çabaları sizi de sınırlı lıkar. Öteye geçmek, nesneleri her zaman belirlenmiş sınırlarınız içinde tutma çabasından vazgeçmek anlamına gelir.
DUVARLARI YIKMAK

Gelişiminizin belli bir noktasında, içerisi sessizleşmeye başlar. İçinizde daha derin bir yerde oturduğunuz için bu doğal olarak meydana gelir. O zaman hep orada olmanıza rağmeni sürekli bilincinizi çekiştiren düşüncelerin, duyguların ve duyumsal girdilerin yaylım ateşi altında tam anlamıyla boğulduğunuzu farkedeceksiniz. Bunu görünce de bütün bu huzursuzluğun ötesinde olmayı başarabileceğinizi anlamaya başlayacaksınız. Tanık olarak bilinç konumunda ne kadar çok oturursanız, seyrettiklerinizden tamamen bağımsız olduğunuz düşünüldüğünde, farkındalığınızı ruhunuzun büyülü pençesinden kurtarmanın bir yolu olması gerektiğinide o kadar fazla fark edersiniz. Bir çıkış yolu olmalıdır.
Tam özgürlüğe kavuşmak için bu içinizi yarıp geçme eylemi, geleneksel olarak aşırı eskitilmiş ve genelde yanlış anlaşılmış 'aydınlanma' terimiyle ifade edilir. Sorun, aydınlanmaya bakışımızın ya kendi kişisel deneyimlerimize ya da sınırlı kavramsal anlayışımıza dayanıyor olmasıdır. Çoğu insanın bu alanda hiç deneyimi olmadığı için, aydınlanma aşaması ya tümüyle alaya alınır yada hemen hemen kimsenin ulaşamadığı en yüksek mistik aşama olarak görülür. Çoğu insanın aydınlanma konusunda emin olduğu tek şey, kendilerinin orada olmadığıdır.
Ancak düşüncelerin, duyguların ve duyumsal nesnelerin sadece bilincinizin içinden geçiyor olduğu düşünüldüğünde, farkındalığınızın bu deneyimle sınırlı kalmasının gerekli olup olmadığını sorgulamak mantıklı bir hale gelir. Bilinciniz odağını kişisel duygularınız ve sınırlı duyumsal girdilerinizden çekerse ne olur? Özünüzün bağlarından kopup onun gerisini keşfetmek üzere özgür kalırmısınız? Ve aslında başlangıçta bilinç, kişiliğinizin özüne tam olarak nasıl bağlandı? Sorun, bu soruların üzerinde düşünmeye kalkışmanın bile, zihnin sınırlarının ötesinde neyin var olduğuna dair bir tartışmayı gerektirmesidir. Kullanmaya alıştığımız bu zihin yapısıyla bu tartışmayı yapmanın çok zor olduğu apaçıktır. Bu nedenle bağımsızlık durumunu bir alegoriyi kullanarak keşfetmeye başlayacağız. Platon'un MÖ 360 yılında 'Mağara alegorisi' ni anlatmak için diyalog kullanmasına çok benzer bir şekilde, biz de çok özel bir ev alegorisini anlatmak için kısa bir hikayeye başvuracağız.
Kendinizi güneşin daima parladığı bir çayırın ortasında bulduğunuzu hayal edin. Müthiş aydınlık, harika genişlikte bir yerdi burası. O kadar güzeldi ki, burada yaşamak istediğinize karar verdiniz. Ve arsayı satın aldınız; muazzam büyüklükte ki alanın ortasına kendi tasarladığınız rüyalarınızın evini inşa etmeye başladınız. Sağlam bir yapı kurdunuz çünkü evin çok sağlam olmasını ve yıllarca ayakta kalmasını istiyordunuz. Çürüme ve su sızdırma sorunları yaşamamak için evin inşaatında beton bloklar kullandınız. Ekolojik açıdan güvenilir olması için pek az pencere açtınız ve pek çok çıkıntısı olan bir çatı yaptınız. Pencereleri açtıktan ve ev tamamlandıktan sonra içeriye hala çok sıcak girdiğini farkettiniz. O zaman sadece gün ışığını dışarı yansıtmakla kalmayıp güvenliği sağlamak için kapatılıp kilitlenebilen, yüksek kalitede koruyucu panjurlar taktınız. Çok büyük bir evdi; kendine yetebilecek kadar malzeme depolanabilirdi. Evi temiz tutacak ve sizi rahatsız etmeyip yalnız bırakacak sessiz sedasız bir tanıdığınız için ayrı bir konut bile inşa ettiniz. Romantik araştırmanız telefon, radyo, televizyon veya internet ile hiçbir bağlantı olmamasını gerektirdiği için, bu tam bir yalnızlık olacaktı.
Eviniz bitti sonunda; orada yaşayacağınız için çok heyecanlıydınız. Çayırın açıklığını, tüm o ışığı ve doğanın güzelliğini seviyordunuz. Hepsinden çok da eve aşık olmuştunuz. Bu tasarımın her yanına kalbinizi ve ruhunuzu koymuştunuz ve bu açıkça görünüyordu; bu tamamen 'siz' diniz. Gerçeği söylemek gerekirse, zaman içinde, eve delicesine aşık olmakla dışarıda ki tuhaf görüntü ve sesler yüzünden gittikçe artmakta olan rahatsızlığınız arasında kaldınız ve evin içinde gittikçe daha fazla vakit geçirmeye başladınız. Ve o zaman da panjurlarla kapıların sıkıca kapalı olduğu evin size kale gibi gelmeye başladığını farkettiniz. Bunun sizin açınızdan bir sakıncası yoktu. Kent insanı olduğunuz için bu kadar ulaşılamayan bir yerde ve tam bir tecrit halinde yaşamak oldukça ürkütücüydü. Ama kendinize bunu tek başına başarmaya söz vermiştiniz.
Böylece yavaş yavaş eve bağlanarak güven içinde yaşamaya alıştınız. Her zaman özlemle yapmak istediğiniz gibi, mutluluk içinde okuyor, yazıyordunuz. İklimin tümüyle kontrol altında olduğu, akıllıca davranarak modern bir tam spektrumlu ışık sistemi taktırdığınız eviniz bayağı konforluydu. Ne ironiktir ki o kadar konforlu, eğlenceli ve güvenli buluyordunuz ki, dışarıyı düşünmekten tümüyle vazgeçtiniz. İçerisinin tanıdık, öngörülebilir ve sizin kontrol alanınız içinde olmasına karşılık; dışarısı bilmediğiniz, öngörülemeyen ve tümüyle sizin kontrolünüz dışında kalan bir yerdi. Panjurlarla jaluziler kapalı olduğunda duvarda ki tablolarla birleşip bütünleştiği için, dışarıya çıkıp onları açma riskine bile girmediğinzi gerçeğide içeride sığınakta olduğunuz duygusunu pekiştiriyordu. Panjurlar o kadar iyi yapılmıştı ki, gece olsun gündüz olsun, ışıklar kapandığında içerisi kapkaranlık oluyordu. Ancak siz ışıkları hiç kapatmamaya alıştığınız için ampuller yanmaya başlayana kadar bunun kesinlikle farkında olmadınız. Ancak o zaman durumu farkettiniz; hiç kimse size yeni sisteme uyum sağlayacak ampullerden getirmemişti. Bu, en son ışıkta söndüğünde, evde yolunuzu mutlaka bir karanlık içinde bulmak zorunda kalacağınız anlamına geliyordu.
O andan sonra, sahip olduğunuz tek ışık kaynağı acil durumlar için sakladığınız bir kaç mumdan ibaretti. Ancak pek az mumunuz olduğu için onları da çok iyi saklıyordunuz. Işığı seven bir insan olduğunuz için bu durum sizin açınızdan çok zordu. Yine de evinizin güvenliğinden yoksun kalma konusunda geliştirdiğiniz korkuların üstesinden gelmenize yetecek kadar zor değildi. Sonunda karanlıkta yaşamanın yarattığı stres, hem fiziksel hem zihinsel sağlığınıza zarar vermeye başladı. Zamanla güneşin aydınlattığı çayırın o güzel anısı hiç geri gelmemek üzere zihninizden silinmeye başladı.
Evi aydınlık tutma konusunda fazlasıyla endişelenmeye başladınız. Bildiğiniz tek ışık, karanlığın içinde o çok değerli mumlarınızla sağladığınız ışıktı. Eviniz çok yalnız bir mekana dönüşmüştü. Her şeyden kopmuştunuz; hissettiğiniz tek rahatlık, evinizin size sağladığı korunma duygusuydu. Artık neden korktuğunuzun tam olarak farkında değildiniz; tek farkında olduğunuz şey her zaman korku içinde ve rahatsız olduğuuzdu. Tek yapabileceğiniz de dağılmamaya çalışmaktı. Işık olmadığı için okumayı ve yazmayı bile bırakmıştınız. Karanlıktı ve siz de karanlığa düşüyordunuz.
Sonra bir gün, evin güvenliğ içinde yaşama konusunda ki boğucu ihtiyacınızı paylaşan kahyanız sizi kilere çağırdı. Gördükleriniz sizi şaşırttı. Sadece sallayarak çalışabilen bir yığın el feneri bulmuştunuz. Kahyanız bazılarını devreye sokmuştu bile ve kiler ışıl ışıldı. Bu sizin hayatınızda ki gerçek bir dönüm noktasıydı.
Evinizin duvarları içinde ışık, güzellik ve mutluluk yaratmaya çalışma işine koyuldunuz. Bütün odaları dekore ettiniz ve ikiniz birlikte, uyuyana kadar ışığın pırıl pırıl parlaması için çaba harcadınız. Tekrar okumaya ve yazmaya başladınız ve ev arkadaşınızın sizin yazdıklarınızı beğendiği ortaya çıktı. ASlında evi aydınlatan sadece yapay ışık değildi. İkinizinde kalbinde aşkın ateşi yanmaya başlamıştı. Tek başınıza değilde birlikte yarattığınız ışığı hayal edin. Bütün zamanınızı birlikte geçirmeye başladınız hatta bir evlilik töreni bile yaptınız. Çok güzeldi; birbirinize özen göstermeye; evinize sevgi ve ışı getirmeye yemin ettiniz. İçinde yaşamış olduğunuz karanlığa kıyasla cennetti bu.
Bir gun kütüphanede bir kitap buldunuz. İlginizi çekti çünkü 'dışarıda' var olan doğal, parlak bir ışıktan söz ediyordu. Hatta bu ışığın içinde banyo yapmayı anlatıyordu. Ancak sizin hayal edebileceğinizden çok daha fazla, yaratmak için hiç kimsenin hiç bir şey yapmasına gerek olmayan bir ışıktı bu. Bu kafanızı karıştırdı. Ne de olsa sizin bildiğiniz tek ışık mumlarla fenerlerden yayılan yapay ışıktı. Nasıl bunca ışık yaratır ve onu devam ettirirdiniz? Kitabın sözünü ettiği ışığın ne olduğu konusunda bir ip ucu yoktu elinizde, çünkü nesnelere ancak yaşama biçiminiz çerçevesinde bakabiliyordunuz. Evin içinde, dolayısıyla karanlığın içinde yaşıyordunuz. Yaşadığınız ışık deneyimi evin içinde yaratabildiğinizle sınırlıydı. Orada o kadar uzun süre yaşamıştınız ki, bütün umutlarınız, hayalleriniz, felsefeniz ve inançlarınız bu karanlık evin içinde olmak üzerine inşa edilmişti. Sizin bütün dünyanız bu evin duvarları arasında kurmayı başardığınız hayatı sürdürmekle ilgiliydi.
Bu mistikmiş gibi görünen kitabı okumayı sürdürdüğünüzde, o doğal ışığın içinde dolaşmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya devam ettiğini gördünüz. Kendiliğinden aydınlık, her zaman her yerde var olan, her yeri ayni anda aydınlatan bir ışığı tarif ediyor gibiydi. Her şeyin üzerine ayni şekilde ve sürekli düşen bir ışıktı bu. Gerçi bunu anlamanıza yardım edecek bir referans çevreniz yoktu ama yinede içinizin derinliklerindeki bir noktaya dokunmuştu. Kitap daha sonra fiilen kendiniz için yarattığınız dünyanın duvarlarının ardına , dışarıya çıkmaktan söz ediyordu. Aslında diyordu, karanlıktan sakınmak için, yarattığınız dünyaya böylesine bağlı ve aşıkken, evinizin duvarlarının arasında ki doğal ışığın bolluğunu hiç bir zamanbilemeyecaksiniz. İçeride inşa ettiğiniz şeye bu denli bağımlıyken nasıl dışarı çıkabilirsiniz?
Bu evin içinde ki hayat analojisi bizim durumumuza kusursuz bir biçimde uyuyor. Bilincimiz, var olduğumuza dair farkındalığımız, içimizin derinliklerinde ki mutlak diye tanımlanan yapay olarak mühürlenip kapatılmış alanda yaşar. Dört duvarı, tavanı ve tabanı vardır. O kadar sağlam ki, içeriye bir tek güneş ışını bile sızamaz. Elimizde ki tek ışık kendimizin yaratmayı becerebildiğimiz ışıktır. Eğer kendimiz için güzel durumlar yaratamazsak, karanlık olur. Bu yüzden günümüzü dekorasyonla uğraşarak geçiririz. Bunu oraya bir şeyler katmak için yaparız; kendi yaptığımız ve kendimizi kapattığımız evde hiç değilse azıcık bir ışık yaratabilmek umuduyla.
Bu durumun görsel anlatımı şöyle olabilir; bir evin içindesiniz; doğal ışıktan tümüyle yoksun bırakılmış durumdasınız ve bu ev pırıl pırıl ışıkla dolu, bir çayırlığın ortasında. Eviniz neden yapıldı? Duvarlarınız neden yapıldı? Onca ışığa nasıl kapalı olabiliyor ve sizi içeriye hapsedebiliyor. Eviniz duygularınız ve düşüncelerinizden oluştu. Duvarlar ruhunuzdan yapıldı. Bu ev böyle bir ev. Tümüyle geçmiş deneyimleriniz; bütün düşünce ve duygularınız; etrafınızda topladığınız tüm kavramlar, görüşler, fikirler, inançlar,umutlar ve hayaller. Yukarınızda ve aşağınızdakilerde dahil olmak üzere, bunların hepsini her tarafta yerinde tutuyorsunuz. Zihninizde spesifik bir düşünce ve duygu kümesini bir araya getirdiniz ve onları hep birlikte örüp içinde yaşadığınız kavramsal dünyayı oluşturdunuz. Zihinsel yapı duvarların dışından size gelebilecek her türlü ışığı engelliyor. Düşünce duvarları o kadar kalın ve kapalı ki bu yapının içinde karanlıktan başka bir şey yok. Dikkatiniz öylesine büyülenmiş gibi düşünce ve duygularınıza yönelmişki asla onların yarattığı duvarların ötesine geçmiyorsunuz.
Duvarlarınızın ne denli kısıtlayıcı olduğunu görmek istiyorsanız sadece onlara doğru yürümeye başlayın. Diyelim ki yükseklik korkunuz var. Küçükken bir merdivenden düştünüz ve bu izlenim sizinle birlikte kaldı. İşte, duvarlarınızdan biri bu. Bunun bir duvar olduğundan kuşkunuz varsa, yürüyün bakalım içinden geçebilecekmisiniz? Diyelim ki eski korkularınızı tetikleyen bir şey oldu ve siz onun üzerine yürümeye karar verdiniz. Ona yaklaştıkça geriye çekilme isteğiniz artar. Geçmişteki deneyimlerinizden topladıklarınız, sezgilerinizle kaçınmak istediğiniz bir sınır oluşturmuştur çünkü. Bu doğaldır, çarpmaktan korktuğumuz duvarların karşısında böyle davranırız. Ancak çarpmaktan kaçındığınız içinde bu duvarlar sizi kendi çevrelerine hapsederler. Farkındalığınızın sınırı oldukları içinde hapishaneniz haline gelirler. Bu duvarlara yaklaşmak istemediğiniz için, onların ötesinde ne olduğunu göremezsiniz.
Düşünce ve duygularınızın bariyerlerinin olduğu alana yaklaştığınız zaman, kendinizi dipsiz bir uçuruma yuvarlanıyormuş gibi hissedersiniz. Bu alanın yakınına gitmek istemezsiniz. Ama oraya gidebilirsiniz ve eğer dışarı çıkmayı istiyorsanız gideceksiniz de. Aslında er geç oradaki şeyin karanlık olmadığını farkedeceksiniz. Aslında orada sonsuz ışığı bloke eden duvarlar var. Işığı ararken bu çok can alıcı bir farktır. Bir duvar görürseniz ve bu sizi sonsuz karanlıktan koruyorsa, oraya gitmeyi istemeyeceksiniz. Ama ışığı engelleyen bir duvar olduğunu görürseniz duvarı kaldırmak için oraya gitmek isteyeceksiniz. Sonsuz ışığa ulaşmak için en karanlık geceden geçmeniz gerektiği sık sık dile getirilir. Bunun nedeni, aslında karanlığı ışığın engeli olarak tanımlamış olmamızdır.Bu duvarları aşmalısınız.
Duvarları aşmak aslında zor değildir. Hayatın doğal akışı her gün defalarca duvarlarımıza çarpar ve onları yıkmaya çalışır. Ama bizde defalarca o duvarları koruruz. Kendinizi savunduğunuzda aslında duvarlarınızı savunduğunuzu bilmelisiniz. Orada savunup koruyacak başka bir şey yoktur. Sadece var olmanın farkındalığı ve içinde yaşamak için inşa ettiğiniz o sınırlı ev vardır. Savunduğunuz şey, kendinizi korumak için inşa ettiğiniz evdir. Sizde içerde saklanıyorsunuz. Ruhunuzun duvarlarını tehdit eden olunca da aşırı derecede savunmaya geçiyorsunuz. Kendinize özgü bir konsept yarattınız, içine taşındınız ve şimdi tüm gücünüzle o yuvayı savunuyorsunuz. Ancak içinizde ki bu yuvayı yaratan, düşünce duvarlarınızdan başka bir şey mi? 'Ben kadınım ve kırkbeş yaşındayım. Ali ile evliyim. Filanca okuldan mezun oldum' dediğinizde düşüncelerinizi ifade ediyorsunuz. Burada 'ama ben amigoydum ve lise son sınıfta başkandım' gibi, tutunduğunuz düşünceler dışında sizinle ilgili fiili durumlar söz konusu değildir. Söylediklerini otuz sene önce yaşadıklarınızı anlatıyor, artık böyle bir durumda yok. Ancak bunlar sizin içinizde var olmaya devam ediyor ve içinde yaşadığınız duvarları oluşturuyorlar.
Peki, ya biri sizin kendinize özgü konseptinize meydan okur ve orada bir delik açarsa? Ya biri üzerine ruhunuzun inşa edildiği temel düşüncelerden birini sarsmayı başarırsa? Yirmi yaşındayken birisinin size, ' bir dakika. bunlar senin annenle baban değil. Seni evlat edindiler. Bunu sana hiç söylemediler mi?' dediğini düşünün. Size belgeleri gösterene kadar inatla reddedersiniz bunu. Bu iç dünyanızı tepeden tırnağa sarsar. Bunu düzeltmek için mantığınızı devreye sokar, 'onların çok iyi insanlar olduğunu biliyorum. Benim gerçek annem babam gibiler. benim gibi birini evlat edinip kendi çocukları gibi yetiştirdiklerini düşünebiliyormusunuz? Tanrım! Benim sandığımdan çok daha özel insanlarmış' diye düşünürsünüz. Böylece deliği pek güzel yamarsınız. Duvarlarımıza bunu yaparız. Onları sağlam tutarız. Hiç bir şeyin bu duvarları sarsmasına izin vermeyiz.
Çatlayan duvarı düşüncelerle yamadığımızı farkettinizmi? Düşüncelerden oluşan düşüncelerle yamadınız. Yaptığımız budur işte. Tıpkı kendilerini güneşin aydınlattığı çayırın ortasına ki karanlık eve hapseden, sonra da biraz ışık yaratmaya çabalayan insanlar gibi; içsel karanlıktan daha iyi olan içimizdeki duvarlarla hapsolmuş bir dünya inşa etmek için çok büyük çaba harcarız. Duvarlarımızı geçmiş deneyimlerimizin anılarıyla ve geleceğe dair hayallerimizle dekore ederiz. Başka bir deyişle, duvarlarımızı düşüncelerimizle süsleriz. Ancak tıpkı kendi yaptıkları yapay dünyadan doğal ışığın güzelliğine çıkma potansiyeli taşıyan insanlar gibi, sizde düşüncelerinizin dünyasından sınırsızlığa çıkabilirsiniz. Farkındalığınız, içinde yaşadığınız sınırlı alan yerine engin bir alanı kapsayacak şekilde büyüyüp genişleyebilir. O zaman geriye dönüp, inşa ettiğiniz küçük eve bakarak neden şimdiye kadar orada kaldığınıza şaşarsınız.
Bu sizin dışarıya yolculuğunuz. Özgürlük çok yakınınızda, sadece duvarlarınızın öteki tarafında. Aydınlanma çok özel bir şeydir. Ancak gerçekte, insan ona odaklanmamalı. Onun yerine kendi ördüğünüz ışığı engelleyen duvarlara odaklanın. Işığı engelleyen duvarları inşa edip sonrada aydınlanmaya çabalamanın amacı ne olabilir? Sadece günlük hayatın, kendi etrafınıza ördüğünüz duvarları yıkmasına izin verirseniz, dışarı çıkabilirsiniz. Kalenizin pekiştirilmesine, korunmasına ve savunmasına katkıda bulunmayın yeter.
Düşüncelerinizin evinin trilyonlarca yıldızın ışığından oluşan bir ışık okyanusunun ortasında durduğunu gözünüzün önüne getirin. Farkındalığınızın bu evin karanlığına hapsolduğunu ve her gün sınırlı deneyimlerinizle yarattığınız yapay ışıkla uğraştığını hayal edin. Şimdide duvarların un ufak olup yıkıldığını ve kolayca salıverilen bilincinizin o an ve daima ortada olan parlaklığa doğru genişlediğini hayal edin. Artık bu deneyime bir ad verebiliriz; Aydınlanma
ÖZGÜRLÜĞÜN BEDELİ ACI  devam….

Bilge varlıklar acı duyma korkusunun kölesi olarak kalmayı istemezler. Dünyadan korkmak yerine onun olduğu gibi olmasına izin verirler. İçtenlikle hayata katılırlar ama bunu hayatı kendilerinden kaçmak için kullanma amacıyla yapmazlar. Eğer hayat içinizde huzursuzluk yaratan bir şey ortaya koyarsa, bundan kaçınmak yerine bırakın içinizden rüzgar gibi geçip gitsin. Her şeye rağmen, her gün içinizde huzursuzluk yaratan şeyler olur. Her an gerginlik, öfke, korku, kıskançlık, güvensizlik veya utanç hissedebilirsiniz. Eğer gözlemlerseniz, kalbin bunları itip uzaklaştırdığını görürsünüz. Eğer özgür olmak istiyorsanız, bu insani duygularla savaşmaktan vazgeçmeyi öğrenmek zorundasınız.
Acı hissettiğiniz zaman, onu sadece bir enerji olarak kabul edin. İçinizdeki bu deneyimleri kalbinizin içinden ve bilincinizin gözlerinin önünden geçen enerjiler olarak görmeye başlayın sadece. Sonra gevşeyin. Kasılıp kapanmanın tam tersini yapın. Gevşeyin ve salıverin. Canınızın yandığı yerle gerçekten yüzyüze gelene kadar kalbinizi gevşetin. Gerginliğin olduğu yerde tam anlamıyla var olabilmek için, açık ve kabule hazır olun. Tam da gerginliğin ve acının olduğu yerde bulunmaya razı olmalı ve sonra daha da derine dalmalısınız. Bu çok derin bir gelişim ve dönüşümdür. Ama bunu yapmak istemyecksiniz. İçinizde bunu yapmaya karşı muazzam bir direnç hissedeceksiniz ki onu bu denli güçlü kılanda bu zaten. Gevşeyip direnci hissedince, kalp geri çekilmek, kapanmak, korunmak ve kendini savunmak isteyecek. Acıya yer açın ve bırakın içinizden geçip gitsin. O sadece enerji. Onu sadece enerji olarak görün ve bırakın geçip gitsin.
Eğer acının etrafınıda kapatır da onun geçip gitmesine izin vermezseniz, içinizde kalacak. Doğal direnme eğilimimiz bu yüzden bu denli verimsiz. Eğer acıyı istemiyorsanız, neden etrafını sarıp koruyorsunuz onu? Eğer direnirseniz gideceğini mi sanıyorsunuz gerçekten? Bu doğru değil. Eğer gevşeyip onu bırakır ve enerjinin geçip gitmesine izin verirseniz gider ancak. Acı, kalbinizin içinde ortaya çıktığında gevşerseniz ve gerçektende onunla yüzleşmeye cesaret ederseniz, o zaman gider. Gevşediğiniz ve bıraktığınız her an acının bir parçası sonsuza kadar terkedip gider. Ancak hep direnip kapandığınızda acıyı içinizde biriktirirsiniz. Bu, selin önüne set çekmeye benzer. O zaman acıyı yaşayan kendinizle acı arasına bir mesafe koymak için ruhunuzu kullanmaya zorlanırsınız. Zihninizin içinde ki bütün o gürültünün nedeni budur; saklanan acıdan kaçınma çabası.
Eğer özgür olmak istiyorsanız, önce kalbinizde acı olduğunu kabul etmelisiniz. Onu orada saklayan sizsiniz. Ve onu asla hissetmek istemediğinizden , orada, derinde muhafaza etmek için elinizden geleni yaptınız. Oysa içinizde ayni zamanda fazlasıyla neşe, güzellik, sevgi ve huzurda var. Ancak bunlar acının öteki tarafındalar. Acının öteki tarafında coşku var. Öteki tarafta özgürlük var. Sizin gerçek büyüklüğünüz acı katmanının öteki tarafında saklanıyor. Öteki tarafa geçenbilmek için acıyı kabul etmeye razı olmanız gerekiyor. Sadece onun orada olduğunu ve onu hissedeceğinizi kabul edin. Eğer gevşerseniz, farkındalığa ulaşmadan önce bir an canınızı yakacağını sonra geçip gideceğini kabul edin. Daima geçip gider.
Bazen acı geçip giderken içinizde bir sıcaklık hissedersiniz. Aslında, acının enerjisi içinde gevşerken kalbinizde muazzam bir sıcaklık hissedebilirsiniz. Bu kalbinizi arındırarak giden acıdır. Bu acıdan zevk almayı öğrenin. Buna yoga ateşi denir. Zevk alınacak bir şeymiş gibi görünmez ama sizi özgür bıraktığı için ondan zevk almayı öğreneceksiniz. Aslında acı özgürlüğün bedelidir. Ve bu bedeli ödemeye hazır olduğunuz anda artık korkmayacaksınız. Acıdan korkmadığınız anda hayattaki her durumla korkmadan yüzleşebileceksiniz.
Bazen içinizi yoğun acıyla dolduran çok derin deneyimler yaşarsınız. Eğer orada içerideyse yüzeye çıkacaktır. Eğer akıllıysanız onu rahat bırakırsınız ve hayatınızı ondan kaçınmak için değiştirmeye çalışmazsınız. sadece gevşeyin ve ona içinizden geçerken serbest kalıp yanması için gereken alanı sağlayın. bu şeyi kalbinizin içinde istemezsiniz. Büyük bir sevgi ve özgürlük hissetmek için, Tanrıinın varlığını içinizde bulmak için bütün bu biriktirilmiş acılar gitmelidir. Bu iç çaba sırasında ruhanilik gerçeğe dönüşür. Ruhsal gelişim ancak, bilinçli olarak özgürlüğün bedelini ödemeye razı olduğunuz anda mümkündür. Her zaman, her koşulda acıyla yüzleşirken bilinçli kalmaya ve gevşeyip açık kalarak kalbinize emek vermeye razı olmalısınız.
Bir şeyin etrafını kapatırsanız, bundan sonra ki hayatınız boyunca o nesneye karşı psikolojik açıdan duyarlı olacağınızı unutmayın. Onu içinize attığınız için bir kez daha meydana gelmesinden korkacaksınız. oysa kapanmak yerine gevşerseniz, o yavaş yavaş içinizden geçip gidecek. Eğer açık kalırsanız, içinizde tıkanmış enerji doğal olarak salıverilir ve onunla bir daha karşılaşmazsınız. Ruhsal emeğin esası budur. Acı içinizden geçip giderken rahatsanız özgür olursunuz. Bu dünya artık asla canınızı sıkmayı başaramaz, çünkü dünyanın yapabileceği en kötü şey içinizdeki acıyı tetiklemektir. Eğer bu umrunuzda değilse, eğer artık kendinizden korkmuyorsanız, özgürsünüz. İşte o zaman bu dünyadan hiç olmadığınız kadar enerjik ve canlı bir şekilde geçmeyi başarabileceksiniz. Her şeyi daha derin bir düzeyde hissedeceksiniz.İçinizde ortaya çıkan gerçekten güzel deneyimleri yaşamaya başlayacaksınız. Er geç bütün bu korku ve acının ardında bir sevgi okyanusu olduğunu anlayacaksınız. Bu güç kalbinizi içinizin derinliklerinden besleyerek sizi ayakta tutacak. Zamanla bu güzel içsel güç ile yoğun bir kişisel ilişki oluşturacaksınız. Bu yakınlık eskiden içinizdeki acı ve huzursuzlukla sürdürdüğünüz ilişkinin yerini alacak. Hayatınızı artık huzur ve sevgi yönetecek. Acı katmanının ötesine geçtiğiniz zaman nihayet ruhun bağlarından kurtulmuş olacaksınız.

Haftaya; ÖTEYE GEÇİŞ
ÖZGÜRLÜĞÜN BEDELİ ACI  devam….

Eğer içinize bakarsanız iki temel seçeneğiniz olduğunu göreceksiniz. Seçeneklerden biri acıyı içeride bırakmak ve dışarıyla mücadeleye devam etmektir. Diğer seçenek ise bütün hayatınızı içinizdeki acıdan sakınmak için harcamak istemediğinize , ondan kurtulmayı tercih edeceğinize karar vermektir. Pek az insan içindeki süreci bu şekilde çevirmeye cesaret eder. İnsanların çoğu içlerinde ki çözülmesi gereken acı dolu ceplerin etrafında dönüp durduklarının farkında bile değildir. Bunu içinizde taşırken, acı hissetmekten sakınmak için dünyayı manipüle etmeyi istiyormusunuz gerçekten? Bu acı tarafından yönetilmeseydi, hayatınız nasıl olurdu acaba? Özgür olurdunuz. Bu dünyanın etrafında tümüyle özgür olarak dolaşabilir, her ne olursa olsun rahat olabilirdiniz. Aslında ilginç deneyimlerle dolu bir hayat yaşayabilir ve her ne olursa olsun bu deneyimlerin tadını çıkarabilirdiniz. Esasında sadece hayatınızı yaşayabilir ve ömrünüzün sonuna kadar, mutlak bir bilinmezliğin ortasında dönmekte olan bir gezegenin üzerinde bulunmanın nasıl bir deneyim olduğunu yaşayarak görürdünüz.
Bu düzeyde bir özgürlük yaşamak için, içinizdeki acı ve huzursuzluktan korkmamayı öğrenmeniz gerekiyor. Acıdan korktuğunuz sürece, kendinizi ondan korumaya çalışacaksınız. Korku size bunu yaptıracak. Eğer özgür olmak istiyorsanız, içinizde ki acıyı enerji akışınızda ki geçici bir değişiklik olarak görün. Bu deneyimden korkmak için bir neden yok. Reddedilmekten korkmamalı; hasta olursanız veya biri ölürse ya da bir şeyler ters giderse ne hissedersiniz gibi korkulara kapılmamalısınız. Ömrünüzü henüz meydana gelmemiş olan şeylerden veya her şeyin olumsuz gitmesinden sakınmaya çalışarak harcayamazsınız. Sonunda göreceğiniz tek şey, ne kadar çok şeyin kötü gitme potansiyeli taşıdığı olur. Ne çok şeyin içsel acıya ve huzursuzluğa yol açtığına dair bir fikriniz varmı? Büyük olasılıkla gökyüzündeki yıldızlardan daha fazladır bu sayı. Eğer gelişmek ve hayatı keşfetmek için özgür olmak istiyorsanız, hayatınızı, kalbinizi veya zihninizi incitebilecek sayısız şeylerden sakınarak harcayamazsınız.
İçinize bakmalı ve şu andan itibaren acının bir sorun olmadığına karar vermelisiniz. O da evrende ki şeylerden biridir. Biri size kalbinizin tepki vermesine ve alev alev yanmasına yol açan bir şey söyleyebilir ama sonunda hepsi geçer gider. Bu sadece geçici bir deneyimdir. İnsanların çoğu, içinde bir huzursuzluk varken nasıl sakin olunabileceğini hayal etmekte zorlanır. Ama o huzursuzlukla sakin olmayı öğrenemezsiniz, hayatınızı ondan sakınmak için harcarsınız. Eğer güvensizlik hissediyorsanız, bu sadece bir duygudur. Bu duyguyla başedebilirsiniz. Eğer utanıyorsanız, buda sadece bir duygudur. Ve yaradılışın bir parçasıdır. Eğer yüreğiniz kıskançlıkla yanıyorsa, bu duruma vucudunuzdaki bir çürüğe bakıyormuşçasına, objektif olarak bakın. Bu da evrendeki sizin sisteminizin içinden geçmekte olan bir başka şeydir. Ona gülün, onunla alay edin ama ondan korkmayın. Siz ona dokunmadıkça o size dokunamaz.
Bunu öncelikle temel insan eğilimlerine bakarak inceleyelim. Vücudunuza acı veren bir şey dokunduğunda, içüdüsel olarak kendinizi ondan geri çekersiniz. Hoş olmayan kokularla tatlar karşısında da öyle yaparsınız. Aslını ararsanız ruhunuzda ayni şeyi yapar. Eğer rahatsız edecek bir şey ona dokunursa, geri çekilip kendini korumaya alma eğilimindedir.
Güvensizlik, kıskançlık ve sözünü ettiğimiz diğer titreşimleri algıladığınız zaman da bunu yapar. Yani 'kapanmak' sadece iç enerjinizin etrafına bir kalkan örmek için başvurduğunuz bir girişimdir. Bunun etkilerini kalbinizde kasılmalar şeklinde hissedebilirsiniz. Biri can sıkıcı bir şey söyler ve siz kalbinizde bir rahatsızlık hissedersiniz. ve zihniniz, 'buna katlanmak zorunda değilim. Çekip gideceğim ve bir daha onunla hiç konuşmayacağım' diye vır vır etmeye başlar. Kalbiniz bu deneyimi bir kez daha yaşamamak için uzaklaşarak kendini korumaya çalışır. Bunları yaşadığınız acı ile başa çıkamadığınız için yaparsınız. Acıya katlanamadığınız sürece kendinizi korumak için kapanarak tepki verirsiniz. Kapanıca, zihniniz kapanan enerjinin etrafında tamamiyle psikolojik bir yapılanmaya gidecektir. Düşünceleriniz neden sizin haklı olduğunuza, neden diğer insanın haksız olduğuna ve bu konuda ne yapmanız gerektiğine dair mantıksal açıklamalar yapmaya çalışacaktır.
Eğer buna kapılırsanız bu sizin bir parçanız haline gelir. Acı yıllarca içinizde kalır ve bütün hayatınızın yapı taşlarından biri haline gelir. Gelecekteki tepkilerinizi, düşüncelerinizi ve tercihlerinizi biçimlendirir. Bu durumu yol açtığı acıya karşı koyarak geçiştirdiğinizde, davranışlarınızı ve düşüncelerinizi kendinizi korumak üzere ayarlamak zorunda kalırsınız. Hiç bir şey içinizdeki bu olayla ilgili yarayı kaşıyıp yeniden acıtmasın diye bunu yapmak zorundasınız. Bunun sonunda örttüğünüz şeyin çevresinde tam bir koruma düzeni kurmak zorunda kalırsınız. Eğer bunun olduğunu açıkça gözleyebilir ve uzun vadede ki sonuçlarını anlayabilirseniz, bu tuzaktan kurtulup özgür olmak isteyeceksiniz. Ancak baştaki acıdan kaçınmak yerine onu serbest bırakma noktasına ulaşmadan asla özgür olamazsınız. Acıda kaçınma eğiliminin sınırını aşmayı öğrenmelisiniz.
ÖZGÜRLÜĞÜN BEDELİ: ACI

Gerçek ruhsal gelişimin temel gereklerinden biri, acıyı kabullenmektir. Değişim olmadan hiç bir gelişme sağlanamaz ve değişim dönemleri her zaman rahat olmaz. Değişim yabancısı olmadığımız mücadele gücünü ve güvenlik, konfor, kontrol gibi geleneksel ihtiyaçlarımızı sorgulama cesaretini kapsar. Bu da çoğu zaman acı veren bir deneyim olarak algılanır. Bu acıyla tanışmak gelişiminizin bir parçasıdır. Aslında içinizde huzursuzluk hissetmekten hoşlanmayabilirsiniz. Ama bu duyguların nereden geldiğini görmek istiyorsanız, içerde sükunetle oturup onlarla yüzleşmeyi başarmalısınız. Bir kez huzursuzluklarınızla yüzleşince, kalbinizin merkezinde bir acı tabakası olduğunu farkedeceksiniz. Bu acı benliğinizi o kadar rahatsız ediyor, o kadar zorluyor ve ona o kadar zarar veriyor ki, bütün hayatınızı bundan kaçınmak için harcamışsınız. Tüm kişiliğiniz bu acıdan sakınmak için geliştirilmiş olan var olma, düşünme, hareket etme ve inanma kalıplarına göre yapılanmış.
Acıdan sakınmak, benliğinizin bu tabakanın ötesindeki parçasını keşfetmenizi yasakladığı için, gerçek gelişim bu acıyla başetmeye karar verdiğiniz zaman gerçekleşir. Çünkü bu acı kalbin merkezindedir. Oradan dışarıya yayılır ve yaptığınız her şeyi etkiler. Ancak bu acı, bedeninizden mesaj gibi aldığınız fiziksel acı değildir. Fiziksel acı sadece fizyolojik bir sıkıntı olduğunda hissedilir. İçteki acı, düşünce ve duygu katmanlarının altına saklanmış olarak hep oradadır. En çok da, beklentilerimiz karşılanmadığı zamanlarda ki gibi, kalbimizdeki kargaşadan hissederiz. Bu içsel, psikolojik acıdır.
Ruh acıdan sakınmak üzere yaratılmıştır ve sonuç olarak temelinde acıdan korkmak vardır. Bu ruhun varlık nedenidir. Bunu anlamak üzere reddedilme duygusunun sizin için önemli bir sorun olup olmadığına dikkat edin; reddedilmeyle sonuçlanacak deneyimlerden korkacaksınız. Korku ruhunuzun parçası olacak. Aslında reddedilmeye yol açan olaylar pek sık olmasa da daima reddedilme korkusunun üstesinden gelmek zorunda kalacaksınız. Her zaman orada olan bir acıyı bu şekilde yaratırız. Eğer acıdan kaçmak için bir şeyler yapıyorsanız, hayatınızı o acı yönetiyır demektir. Bütün düşünce ve duygularınız korkularınızdan etkilenecektir.
Zamanla acıdan sakınmaya dayanan her türlü davranış biçimini acının ta kendisine açılan bir kapı aralığı olduğunu göreceksiniz. Eğer birisi tarafından reddedilmekten korkuyor da bu kişiye sizi kabul etmesini sağlama niyetiyle yaklaşıyrsanız, ince bir buzun üzerinde paten kayıyorsunuz demektir. Bu tip insanların size yan bakması veya yanlış bir şey söylemesi yeter, anında reddedilmenin acısını hissedersiniz. Sonuçta bu insanlara reddedilmek adına yaklaştığınız için, etkileşim boyunca reddedilmenin kıyısında dans ediyor olursunuz. Şöyle ya da böyle, duygularınız yavaş yavaş hareketlerinizin ardında ki nedene geri döner. Acıdan sakınmak hareketlerinizin bağlandığı şeydir ve bu bağlantıyı kalbinizde hissedersiniz.
Kalp acının geldiği yerdir. Bu nedenle gün boyu o kadar çok huzursuzluk hissedersiniz. Bu acı merkezi kalbinizin derinliklerindedir. Kişisel özellikleriniz ve davranış biçiminiz tümüyle bu acıdan sakınaya bağlıdır. Kilonuzu belli bir şekilde koruyarak, belli bir takım giysiler giyerek, belli bir şekilde konuşarak ve belli bir saç modelini seçerek kaçınırsınız ondan. Yaptığınız herşey bu acıdan sakınma amacına hizmet eder.Bunun ne kadar doğru olduğunu görmek istiyorsanız, birisi kilonuzdan söz ettiğinde veya giysilerinizi eleştirdiğinde ne oluyor bir bakın; acı hissedersiniz. Ne zaman acıdan sakınmak adına bir şey yapsanız, o şey kaçındığınız acı ile karşılaşma potansiyeli taşıyan bir bağlantıya dönüşür.
özünde ki acı ile ilgilenmek istemiyorsanız, ondan sakınmak için her ne yapıyorsanız işe yarasa iyi olur. Eğer kendinizi çok meşgul bir sosyal hayatın içine saklıyorsanız, herhangi birinin yaptığı, örneğin sizi bir davete çağırmamak gibi herhangi bir şey özgüveninizi sarsabilir ve bu da acı duymanıza yol açabilir. Diyelim ki bir arkadaşınızı bir filme davet ettiniz, o da meşgul olduğunu söyledi. Eğer onu çağırmanızın nedeni acıdan kaçmak ise, acı duyarsınız. Arkadaşınızın bugün başka bir yere gideceği için film seyretmeye gelemeyeceğini söylemesi neden canınızı yaksın? Bu nasıl acı yaratıyor? Bunun nedeni derinlerdeki, ele almadığınız bir acının varlığı olabilirmi? Bu acıdan sakınma girişimleriniz, hepsi katman katman gizli acıya bağlı olan duyarlılıklar yaratmıştır.
Bir an bu katmanların nasıl oluştuğuna bakalım. Reddedilme acısından kaçınmak için, arkadaşlıklar kurmak üzere büyük çaba harcarsınız. Arkadaşlar tarafından bile reddedilmenin olası olduğunu gördüğünüz için de bundan kaçınmak amacıyla gitgide daha fazla çaba gösterirsiniz. Başarılı olmak için yaptığınız her şeyin diğerleri tarafından kabul edileceğinden emn olmak zorundasınızdır. Bu nasıl giyineceğinizi ve nasıl davranacağınızı belirler. Farkındaysanız, artık doğrudan reddedilmeye odaklanmıyorsunuz. Artık giysileriniz, nasıl yürüdüğünüz yada nasıl araba kullandığınız öne çıkıyor. Merkezde ki acıdan bir katman daha uzaklaştınız. Eğer biri gelip de'vay canına, ben senin daha iyi bir araba alabilecek güçte olduğunu düşünmüştüm' derse, içinizde huzursuz bir tepki hissedersiniz.Bu nasıl acıya yol açabilir? Biri arabanız hakkında bir şey söylemişse ne olmuş ki? Kendinize kalbinizde tepki yaratan şeyin ne olduğunu sormalısınız. Bu duygu nedir? Neden ortaya çıkıyor? İnsanlar normal olarak, neden diye sormazlarda bunun olmasını önlemeye çalışırlar.
Siz bundan daha derinlere inmeli ve yaratılmış olan dinamiklerin katmanlarına bakmalısınız. Merkezde acı var. Sonra, bu acıdan sakınmak için arkadaşlarınızla meşgul olmaya çalışıyor ve onların kabulünün içine gizleniyorsunuz. İlk katman bu. Daha sonra, kabul edilmeyi garantilemek için, kendinizi arkadaş kazanabileceğiniz ve insanları etkileyebileceğiniz biçimde takdim ediyorsunuz. Bu da bir başka katman. Her katman asıl acıya bağlı. Bu nedenle, basit günlük etkileşimler sizi bu denli etkiliyor. Eğer hergün kendinizi ispat etme çabanızın ardındaki motivasyon odaktaki acı olmasaydı, insanların söyledikleri sizi etkilemezdi. Ama kendinizi ispatlama çabanızın nededi merkezdeki acıdan sakınmak olunca, olan biten her şeye acı verme potansiyeli sağlarsınız. O denli duyarlı bir hale gelirsinizki, bu dünyada incinmeden yaşayamazsınız. Ne insanlarla etkileşim içinde olabilir ne de kalbinizi etkilemeden günlük normal faaliyetlerinizi sürdürebilirsiniz. Eğer dikkatle gözlemlerseniz, en basit etkileşim bile çoğu zaman, güvensizlik veya genel huzursuzluk gibi bir miktar acıya yol açar.
Bundan biraz uzaklaşmak için, önce bir bakış açısına sahip olmanız gerekir. Havanın açık olduğu bir gece dışarıya yürüyüşe çıkın ve gökyüzüne bakın. Mutlak bir bilinmezliğin ortasında, dönmekte olan bir gezegenin üzerindesiniz. Siz sadece bir kaç bin yıldızı görebiliyor olsanız da , sadece Samanyolu galaximizin içinde yüz milyarlarca yıldız var. Aslında sarmal Galaxinin içinde bir trilyonun üzerinde yıldız olduğu tahmin ediliyor. Ve eğer görebilseydik bile, bu galaxi bize bir tek yıldız gibi görünürdü. Sadece toz topraktan oluşan küöük bir topun üzerinde durmuş, yıldızlardan birinin etrafında dönüyorsunuz. Bu açısan baktığınızda, insanların giysileriniz yada arabanız hakkında ne düşündüğü umrunuzdamı olur gerçekten? Birinin adını unuttuysanız utanmanıza gerek varmı? Bu denli anlamsız şeylerin canınızı acıtmasına nasıl izin verirsiniz? Eğer dışarı çıkmak istiyorsanız, eğer doğru düzgün bir hayat istiyorsanız, hayatınızı psikolojik acılardan sakınmaya adamasanız iyi edersiniz. Hayatınızı insanların sizi sevip sevmediği ya da arabanızın insanları etkileyip etkilemediği konusunda kaygılanarak geçirmeyin. Bu kadar sık acı hissetmediğinizi düşünüyor olabilirsiniz, ama gerçekten hissediyorsunuz. Hayatınızı acıdan sakınarak geçirmek, onun her zaman hemen arkanızda olduğu anlamına geliyor. Her an ayağınız kayabilir ve yanlış bir şey söyleyebilirsiniz. Her an her şey olabilir. Bu nedenle de sonunda hayatınızı acıdan sakınmak uğruna harcayabilirsiniz…

Haftaya; Özgürlüğün bedeli acı devam...


RUHUNUZ İÇİN ÖZGÜRLÜK ÇALMAK 3. BÖLÜM

Ruhunuzla şu anki ilişkiniz madde bağımlılığı gibi. Sürekli sizden taleplerde buluuyor ve siz  hayatınızı onun taleplerini yerine getirmeye adamış gibisiniz. Özgür kalmak istiyorsanız, ona, herhangi bir bağımlılığa davranacağınız gibi davranmalısınız. Örneğin madde bağımlıları,kullanımı bıraktıklarında ortaya çıkan yoksunluk nöbetlerine katlanarak ve bir daha hiç uyuşturucu kullanmayarak, madde kullanımını bırakabilirler. Bu ruhsal bağımlılık içinde geçrlidir. Ruhunuzun birmek bilmeyen sorunlarını dinlemeye son verebilirsiniz. Günlük hayatınızın keyfini çıkarabilirsiniz. Bu elinizden geleni yapmayacağınız anlamına gelmez. Hem elinizden gelni yapıp hemde keyif alabilirsiniz. Gece uyurkende herşeyin ucunu bırakabilirsiniz :)) Hayatınızı gerilmeden ve kaygılanmadan yaşayabilirsiniz. Hayattan korkmak ve onunla mücadele etmek yerine, sadece yaşarsınız onu….
Zihninize, kişisel sorunlarınızı düzeltmenin onun görevi olduğunu söylemekten vazgeçersiniz. Bu görev zihinsel yıkıntıya yol açmakta ve ruhunuzu tümüyle huzursuz etmektedir. Korku ve endişe yaratmaktadır. zihninizin dünya üzerinde pek az kontrolu vardır. Ne her şeyi bilir ne de her şeye gücü yeter. Havayı, doğayı, etrafındaki insanları, yerleri ve nesneleri kontrol edemez. Kişisel iç sorunlarınızı düzeltmek için zihninizden dünyayı manüpüle etmesini isteyerek ona imkansız bir görev veriyorsunuz. Kendinizi daha iyi hissetmek için zihninizi, herkesin ve herşeyin istediğiniz gibi olmasını sağlama görevinden kurtarın. Onu işten atın ve sorunlarınızı serbest bırakın. Zihniniz size ne yapmanız yada ne yapmamanız gerektiğini söylemeye başladığında, zihninizi dinlemeyin. Siz dinlemeyip her şeye razı olduğunuzda her şey iyi olur. Ve her şey sadece o zaman iyi olur. Tek yapmanız gereken zihnin içeride ki bozukluğu düzeltmesini beklemekten vazgeçmektir. Suçlu olan zihin değilidr. O sadece bir bilgisayar gibi bir araçtır. Muazzam fikirleri üretmek, bilimsel problemleri çözmek için kullanılabilir. Oysa siz ona kişisel iç sorunlarınız için dışarıda çözüm aramasını söylüyorsunuz… Kendinizi hayatın doğal açılımlarından korumak için analitik zihni kullanmaya çalışan Sizsiniz..
Zihninizi gözlerseniz hep bir şeyleri düzeltmeye çalışmakla meşgul olduğunu göreceksiniz. Bilinçli olarak sizin istediğiniz şeyin bu olmadığını hatırlayın ve yavaşça serbest bırakın onu. Onunla mücadele etmeyin. Asla kazanamazsınız. Zihninizle kavga etmek yerine bir süre ona katılmayın. Zihniniz size dünyayı ve içindeki herkesi nasıl düzelteceğinizi söylediği zaman, dinlemeyin, o kadar.. Anahtar sakin olmaktır. Bu, zihniniz sakin olmalıdır anlamına gelmiyor. Siz sakin olun. O zaman doğal olarak zihnin arkasında kalırsınız. Siz düşünen zihin değilsiniz, düşünen zihin farkında olansınız. Siz zihnin ardında ki bilinçsinizi ve düşüncelerin farkındasınız. Kalbinizi ve ruhunuzu, bütünüyle, sanki o sizin kurtarıcınız ve koruyucunuzmuş gibi zihninize emanet etmeyi bıraktığınız an, kendinizi zihnin ardında olanları gözlerken bulacaksınız. Er geç orada sükunetle oturabilecek ve bilinçle zihni gözleyebileceksiniz.
Bu düzeye eriştiğinizde, zihninizle sorunlarınız biter. Siz sadece orada, farkında olduğunuzun farkında olursunuz. Siz içeride ki varlıksınız, bilinçsiniz. Zihnin nevrotik bir hal almasını gözler, ama karışmazsınız.Huzursuz zihnin fişini çekmek için yapmanız gereken tek şey budur. Zihniniz, dikkatiniz vererek ona güç sağladığınız için sürekli çalışıyor. Dikkatinizi çektiğiniz anda, düşünen zihin geriler.
Küçük şeylerle başlayın. Örneğin, birinin size hoşunuza gitmeyen bir şey söylediğini  ya da daha kötüsü, sizi hiç dikkate almadığını farzedelim. Yolda yürürken bir arkadaşınızı görüyorsunuz. Merhaba diyorsunuz ama o yanınızdan geçip gidiyor. Sizi duymadımı yoksa aslında görmezden mi geldi, bilmiyorsunuz. Size kızıp kızmadığından ya da ne olduğundan emin değilsiniz. Zihniniz dakikada bir mil yol almaya başlar. Gerçeği kontrol etmek için ne iyi bir süre ;)))
Bu gezegende milyarlarca insan var ve biri size merhaba demedi. Bununla başa çıkamayacağınızı mı söylüyorsunuz? Bu mantıklı mı ?
Kendinizi özgür bırakmak için günlük hayatınızda ki böyle küçük şeyleri kullanın. Bu örnekte ruhunuza karışmamayı seçin. Bunun anlamı zihninizin ne olduğunu anlamak için, daireler çizerek dolaşmasına engel olmakmıdır? Hayır. Sadece zihninizin küçük bir melodram yaratmasını seyretmeye hazır, istekli ve yeterli olmalısınız. Zihninizin ne kadar incindiğinize ve o kişinin size bunu nasıl yapabildiğine dair gürültü koparmasını ve bu konuda ne yapması gerektiğini bulmaya çalışmasını izleyin. İçinizde olup bitenlerin sadece biri size merhaba demediği için olduğuna şaşıp kalın. Bu gerçekten inanılmaz bir şey. sadece zihnin konuşmasını izleyin ve gevşeyip serbest bırakma konumunuzu koruyun. Gürültünün arkasında kalın.
Her gun görülen o küçük şeyler olup biterken gürültünün akasında kalmaya devam edin. Kısa bir süre sonra zihninizin sizi hiç durmadan çok önemsiz konularda çılgına çevirdiğini göreceksiniz. Eğer öyle bir duruma düşmek istemiyorsanız ruhunuza enerji yüklemeyi durdurun. Tek faaliyetiniz gevşemek ve bırakmak olmalı. İçinizde bunların olmaya başladığını anladığınız zaman, omuzlarınızı gevşetin, kalbinizi gevşetin ve onun arkasına geçin. Ona dokunmayın, ona bulaşmayın. Ve onu durdurmaya çalışmayın. Sadece onu gördüğünüzün farkında olun. Bu şekilde dışarı çıkarsınız. Sadece bırakın gitsin…
Bu özgürlük yolculuğuna kendinize düzenli olarak ruhu gözlemlemeyi hatırlatarak başlayın. Bu onun içinde kaybolmanıza engel olacaktır. Sadece iki saniye süren, ama zihnin akasında kalmanıza yardımcı olan, bazı çok basit farkındalık uygulamaları vardır. Arabanıza her bindiğinizde, koltuğunuza otururken bir an durun. Boş evrenin ortasında ki bir gezegenin üzerinde dönüp durduğunuzu hatrlamak için kendinize bir dakika tanıyın. Sonra da kendi melodramınıza bulaşmayacağınızı hatırlatın kendinize. Başka bir deyişle, tam o sırada oluşmakta olanı bırakın gitsin ve kendinize zihin oyunları oynamak istemediğinizi hatırlatın. Sonra arabanızdan çıkmadan öncede ayni şeyi yapın. Ve eğer gerçekten odakta kalmak istiyorsanız bir telefonu kaldırmadan yada bir kapıyı açmadan öncede ayni şeyi yapın. Hiç bir şeyi değiştirmek zorunda değilsiniz. Sadece orada olun ve farkettiğiniz faredin. Sonra neler oluyor kontrol edin; kalp, zihin, omuzlar v.s. Kim olduğunuzu ve içeride neler olduğunu hatırlamanıza yardımcı olacak tetikleme noktaları belirleyin.
Bu uygulamalar odaklanmış bilinç anları yaratır. Sürekli odaklanmış bilinç Öz'ün oturduğu konumdur. Farkında olmadığınız bir an bile yoktur. Hiç bir çaba yoktur. Dünya duyularınızın önüne serilirken, sadece orada durup etrafınızda duygu ve düşüncelerin yaratıldığının farkında olursunuz.
Daha önce sizi aşağıya çekenler, artık sizi uyandıran şeyler olacaktır. Ancak orada tepki ortaya çıkmaması için sizin yeterince sakin olmanız gereklidir. Tetikleme noktaları odakta kalmanız yardım edecektir. Siz, kalbinizin tepki vermeye başladığını göreceksiniz ve zijniniz devreye girmeksizin gelenleri bırakacaksınız. Ve yolculuğun belli bir noktasında zihin değil, kalbe dçnüşecek herşey. Zihnin kalbi izlediğini göreceksiniz. Kalp düzeyinde rahatladığınız ve gelenleri salıverdiğiniz için zihniniz konuşmaya başlama fırsatı bulamaz.
Artık yolunuzu buldunuz. Sizi tutan şey artık size yardımcı oluyor. Bütün enerjileri artık kendi yararınız için kullanabilirsiniz. Bu salıverme yolu, enerjileriniz serbest bırakmanıza izin veriyor ki, kendinizi özgür bırakabilesiniz. Günlük hayatınızın tam ortasında , kendinizi ruhunuzun kölesi olmaktan kurtararak gerçekten de ruhunuz için özgürlük çalma yeteneğine sahip oldunuz. Bu özgürlük öylesine büyük ki, ona özel bir ad verilmiş ; Kurtuluş…

Haftaya; ÖZGÜRLÜĞÜN BEDELİ : ACI
RUHUNUZ İÇİN ÖZGÜRLÜK ÇALMAK 2. BÖLÜM

Evet, ruhunuıza akıl almaz sorumluluk vererek kötü davranıyorsunuz. Bir an durun ve zihninize ne görev verdiğinize bir bakın. Zihninize 'Herkesin benden hoşlanmasını istiyorum. Kimsenin benim hakkımda kötü konuşmasını istemiyorum. Söylediğim ve yaptığım her şeyin kabul görmesini ve herkesin hoşuna gitmesini istiyorum. Kimsenin beni incitmesini istemiyorum. Hoşuma gitmeyen hiç bir şey olmasın istiyorum'
dediniz. Sonra da 'Zihin, sabahtan akaşama kadar düşünmek zorunda da kalsan şimdi bütün bunları gerçekleştirmenin yolunuı bul' diye eklediniz.
Zihninizde pek tabiidirki, 'iş başındayım. Sürekli bunun üzerinde çalışacağım' dedi.
Bunu yapmaya çalışan birini hayal edebiliyormusunuz? Bu durumda zihnin ağzınızdan çıkan her şeyin doğru bir şekilde söylenmesi, doğru yol alması  ve herkeste doğru etki bırakması için çaba harcamak zorunda kalır. Yaptığınız her şeyin doğru şekilde yorumlanıp doğru şekilde görünmesini ve kimsenin sizi incitecek bir şey yapmamasını sağlamak zorundadır. İstediğiniz her şeyi almanızı ve istemediğiniz hiçbir şeye asla muhatap olmamanızı sağlamalıdır. Zihniniz her şeyin yolunda gitmesi için sürekli size tavsiyelerde bulunmaya çalışır.
Bu nedenle her an faaliyet hilindedir. Çünkü ona yapılması imkansız bir görev verdiniz. Bunu bedeninizden ağaçları kaldırmasını ya da bir sıçrayışta dalları aşmasını istemekten farkı yoktur. Sürekli yapamayacağı şeyleri yaptırmaya çalışırsınız, bedeniniz hastalanır. Ruhunuzu incitende budur. Bedenin incindiğini gösteren işaretler ağrı ve zafiyettir. Ruhun zarar gördüğünü gösteren işaretler ise temelde korku duygusu ve ardı arkası kesilmeneyen nevrotik düşüncelerdir.
Bir noktada uyanıp içeride bir sorununuz olduğunu kabul etmelisiniz. Sadece gözleyin, zihninizin size sürekli ne yapmanız gerektiğini söylediğini göreceksiniz. Size oaraya değil buraya gitmenizi, onu değil bunu söylemenizi söylüyor. Lisedeykende  böyle değilmiydi? Ortaokul ve ilkokulda da böyle değilmiydi? Kendiniz hakkında sürekli kaygı duymak acı çekmenin bir şeklidir. Ama bunu nasıl düzelteceksiniz?
Nasıl durduracaksınız?

İnsanların çoğu iç sorunlarını, dış dünyada her zaman oynadıkları oyunlarda daha başarılı olarak düzeltmeye çalışırlar. İç sorunlarımızın bir fotoğrafını çeksek, her insanın 'günün sorunu' dediğimiz bu derdi olduğunu görürüz. Her an dertlendikleri konu budur. O güncel sorun sıkıntı vermiyorsa, bir sonraki patlar. Düşüncelerinizin durumu budur. Düşünceleriniz bugün canınızı sıkan sorunlara odaklanma eğilimindedir. Düşünceleriniz, sorun hakkında neden canınızın sıkıldığı ve ne yapabileceğinize dairdir. Eğer bu konuda bir şey yapmazsanız,hayatınızın sonuna kadar böyle gider.

Göreceğiniz şey, zihninizin size her zaman iç sorunlarınızı çözmek yerine dışarıda bir şeyleri değiştirmenizi öğütlüyor olduğudur. Ancak akıllıysanız bu oyuna gelmezsiniz. Zihninizin size psikolojik olarak hatalı bir öğüt verdiğini farkedersiniz. Korkular, zihninizde ki düşünceleri alt üst etmiştir. Bütün dünyada en dinlemeyeceğiniz öğüt altüst olmuş zihnin öğüdüdür. Zihniniz aslında sizi yanlış yere yönlendirmektedir. Size 'eğer terfi edebilseydim kendimi iyi hissedecektim ve hayatıma çeki düzen verebilecektim' dediğini farzedin. Bunu doğru buluyormusunuz?Terfi etmiş olsaydınız, bu güvensizliklerinize son verecekmiydi;
sizi hayatınızın sonuna kadar parsal anlamda rahatlatacakmıydı? Tabi ki hayır. Sadece bir sonraki problem su yüzüne çıkacaktı. Bunu bir kez görürseniz, zihninizin ciddi bir temel sorunu olduğunu farkedersiniz.Yaptığı şey sürekli,dışarıda, herşeyi biraz rahatlatacak durumlar oluşturmaktır. Ancak iç sorunun nedeni dışarıdaki durumlar değildir. Onlar sadece sorunu çözme girişimidir.
Örneğin, eğer kalbinizde yalnızlık ve yetersizlik duyguları varsa, bunun nedeni özel bir ilişki bulamamış olmanız değildir. İlişki sizin sorunu çözme girişiminizdir. Yaptığınız bir ilişkinin iç huzursuzluğunuzu yatıştırıp yatıştırmayacağını görmeye çalışmaktır. Eğer yatıştırmazsa başka bir şeyi denersiniz.

Ancak aslında, dış değişimle sorununuzun köküne hitap etmediği için sorununuz çözülmeyecektir. Kökyeki sorun kendinizi kendi içinizde  tam ve bütün hissetmemenizdir. Eğer kökü doğru düzgün tanımlamazsanız, onun üzerini örtmek için birini yada bir şeyi arayacaksınız.
Mali durumun, insanların, şöhretin,tapınmanın arkasına saklanacaksınız. Eğewr sizi sevip tapacak kusursuz insanı bulmaya çalışır ve bunu başarırsanız, işte o zaman sınıfta kaldınız demektir. Çünkü sorununuzu çözmediniz. Tek yaptığınız şey o kişiyi sorununuza bulaştırmak oldu. İnsanlar bu nedenle ilişkilerinde bu kadar çok sorun yaşıyorlar. Bir iç sorununzu varken bir ilişkiye başlarsınız ve sorununuzu bir ilişkiye bağlı olarak çözmeye çalışırsınız. Bu sizin sorunlarınızın yol açtığı bir ilişki olduğu için de başka sorunlarla karşılaşmanız laçınılmazdır. Bir adım geri çekilip dürüstçe bakma cesaretini gösterirseniz, bunların tümünü görmek
çok kolaydır.

Başarısızlığın nasıl bir şey olduğunu gördüğümüze göre artık başarıyı tanımlayabiliriz.Ruhunuz için başarının önemi, fiziksel  bedeniniz için sağlığın önemiyle kıyaslanabilir. Başarı, bir daha ruhunuzu düşünmek zorunda kalmamak anlamına gelir. Doğal olarak sağlıklı bir beden, siz işinizle meşgul olurken yapması gerekenleri yapan bir bedendir.Hiç onu düşünmek zorunda  kalmazsınız. Ayrıca kendinizi nasıl iyi hissedeceğinizi veya nasıl sevildiğinizi hissedeceğinizi de hiç düşünmek zorunda kalmazsınız
Yaşamınızı ruhunuza adamanız gerekmez.
Eğer içinizden bu kişisel, nevrotik düşünceler geçiyor olmasa, hayat ne kadar eğlenceli olurdu, bir düşünsenize. Her şeyin keyfini çıkarırdınız ve insanlara ihtiyaç duymak yerine onları gerçekten tanıyabilirdiniz.Hayatı, içinizdeki bozuklukları düzeltmek için kullanmak yerine, sadece yaşar ve yaşamın getirdiklerini hissederdiniz. Hala bu düzeye ulaşma yeteneğine sahipsiniz. Hala geç değil...




RUHUNUZ İÇİN ÖZGÜRLÜK ÇALMAK

Gerçek özgürlük için önceden gerekli olan şey, artık acı çekmek istemediğinize karar vermektir. Hayatınızın keyfini çıkarmayı istediğinize ve stres, acı yada korkuya gerek olmadığına karar vermelisiniz. Her gün taşımamamız gereken bir yüke katlanıyoruz. Yeterince başarılı olmamaktan ya da başarısızlıktan korkuyoruz. Güvensizlik, endişe ve utanç hissediyoruz. İnsanların bize düşman olmasından, bizi kullanmasından yada bizi sevmekten vazgeçmesinden korkuyoruz. Bütün bunlar sırtımıza muazzam bir yük veriyor. Açık ve sevecen ilişkiler sağlamaya ve başarılı olmaya ve kendimizi ifade etmeye çalışırken , içimizde taşıdığımız bir ağırlık var. Bu ağırlık acı, keder veya hüzün hissetme korkusu. Her gün bunları ya hissediyoruz yada kendimizi öyle hissetmekten korkuyoruz. Bu öylesine temel bir etki ki nasıl olageldiğini fark etmiyoruz.
Buddha, hayatın acı çekmek olduğunu söylediğinde bunu kastediyordu. İnsanlar acı çekmemenin nasıl bir şey olduğunu hiç yaşamadıkları için ne denli acı çektiklerini anlamıyorlar. Bunu belli bir perspektife oturtmak için kendinizin veya tanıdığınız herkesin hiç bir zaman sağlıklı olmaması nasıl bir şey olurdu bir düşünün. Herkesin herzaman neredeyse yataktan kalkmalarına izin vermeyen ağır hastalıkları olduğunu imgeleyin. Böyle bir dünyada yatakta yapılabilenler dışında hiç bir şey yapılamazdı. Eğer durum böyle olsaydı, insanların bundan farklı yaşanabileceğinden haberi olmazdı. Bütün enerjilerini bedenlerini sürüklemek için kullanmak zorunda kalırlardı. sağlık ve yaşam enerjisi kavramı ya da anlayışı olmazdı.
Ruhunuzu oluşturan zihinsel ve duygusal enerjilerin durumu aynen böyle. İç duyarlılıklarınız sizi dakika dakika, şu yada bu derecede acı çektiğiniz değişmez bir yüz yüze bırakıyor. Ya acı çekmeye son vermeye , acı çekmemek için çevrenizi kontrol altına almaya çalışıyorsunuz, ya da gelecekte acı çekeceğinizi düşünerek kaygılanıyorsunuz. Bu durum o kadar yaygın ki, balığın suyu görmediği gibi siz de bunu göremiyorsunuz.
Sadece her zamankinden daha fazla canınız yandığımda farkına varıyorsunuz. Fiilen günlük davranışlarınızı etkileyecek kadar kötü bir duruma geldiğinde, bir sorununuz olduğunu kabul ediyorsunuz. Ancak aslında, normal günlük hayatınızda ruhunuzle sürekli sorunlar yaşıyorsunuz. Bunu gerçekten görmek için, zihninizle olan ilişkinizi bedeniniz ile olan ilişkinizle kıyaslayın. Normal ve sağlıklıyken bedeninizi düşünmüyorsunuz. Hiç düşünmeden yürüyorsunuz, araba kullanıyorsunuz, çalışıyorsunuz ve oyun oynuyorsunuz. İnsanlar sürekli 'Ya zor duruma düşürülürsem? Ne söyleyeceğim? Eğer hazırlıklı olmazsam çok gerilirim' gibi şeyler düşünüyor. Bu acı çekmektir. Sürekli endişeli bir iç konuşma acı çekmenin bir şeklidir. ' Ona gerçekten itimat edebilirmiyim? Ya benden yararlanırsa? Bütün bunları bir daha yaşamayı asla istemem' … Bu durmadan düşünmenin yol açtığı bir ıstıraptır. Neden sürekli kendimizi düşünmek zorundayız? Neden ' ben, bana ve benim ' hakkında o kadar çok düşünce var ? Nasılsınız, bir şeylerden hoşlanıyormusunuz, hoşlanmıyormusunuz ve sizi hoşnut etmek için dünya yeniden ne şekilde düzenlemmeli konularını hangi sıklıkla düşündüğünüze bir bakın. Böyle düşünüyorsunuz, çünkü içinizde bir şeyler yolunda gitmiyor ve sürekli kendinizi daha iyi hissettirmeye çalışıyorsunuz. Eğer bedeniniz çok uzun süre rahatsız olsaydı, kendinizi sürekli onu nasıl korumanız ve daha iyi hisetmesini nasıl sağlamanız gerektiğini düşünürken bulurdunuz. Ruhunuzda da aynen bunlar olmaktadır. Psikolojik sağlığınızı çok fazla düşünmenizin tek nedeni, ruhun çok uzun bir süredirsağlıksız olmasıdır. Aslında çok kırılgan olduğu için herhangi bir şey onu altüst edebilir.
Acı çekmesine son vermek için, öncelikle farketmeniz gereken şey, ruhunuzun sağlıklı olmadığıdır. Daha sonra da onun bu durumda olması gerekmediğini kabul etmelisiniz. Sağlıklı olabilirsiniz çünkü. Ruhunuzla mücadele etmek yada onu korumak zorunda olmadığınızı farketmek gerçekten bir ödüldür. Durmadan ağzınızdan çıkan sözlere ve falanca kişinin sizin hakkınızda ne düşündüğüne kafa yormak zorunda değilsiniz. Sürekli bu tür şeyler için kaygılanırsanız ne biçim bir hayatınız olur? İç duyarlılık mutsuzluk belirtisidir. Aynen bedenin sağlıksız olduğu zaman acı sinyalleri vermesine veya başka belirtiler göstermesine benzer. Acı kötü bir şey değildir, beden sizinle bu şekilde konuşur. Aşırı yemek yediğinizde mideniz ağrır. Çok ağır bir şeyler taşıdığınızda beliniz ağrır. Acı, bedenin sizinle iletişim kurduğu evrensel dilidir. Utangaçlık, kıskançlık, güvensizlik, endişe duygularının hepsi korkudur aslında.
Eğer bir hayvana kötü davranırsanız korkar. Ruhunuza da olan budur.

Haftaya; Ruhunuz için özgürlük çalmak devam...

İÇİNİZDEKİ DİKENİ ÇIKARMAK


Ruhsal yolculuk sürekli dönüşüm yollarından biridir. Gelişmek için, ayni kalmak üzere verdiğimiz mücadeleden vazgeçmeli ve gelişime her an kucak açmayı öğrenmeliyiz. Değişimi gerektiren en önemli alanlardan biri kişisel sorunlarımızı çözme şeklimizdir. Normalde iç  huzursuzluklarımızı kendimizi koruyarak çözmeye çabalarız. Gerçek dönüşüm, sorunlarınızı gelişiminize yol açan nedenler olarak bağrınıza bastığınız zaman başlar, :)))
Kolunuza, ucu sinire dokunan bir diken battığını düşünün. Dikene dokununca çok canınız yanar. Bu diken, canınızı çok acıttığı için ciddi bir sorundur. Uzerine yatamayacağınız için uyumak zordur. Ona dokunabilecekleri için insanlara yaklaşmak zorlaşır. Diken günlük hayatınızı çok zora sokar. Dallara sürtünebileceğiniz için ormanda yürüyüşe bile gidemezsiniz. Diken sürekli bir sıkıntı kaynağıdır ve bu sorunu çözmek için sadece iki seçeneğiniz vardır: Birinci seçenek durumunuza bakıp dikene bir şeylerin dokunması çok sıkıntı yarattığı için kolunuza hiç bir şeyin dokunmamasını sağlamaktır. İkinci seçenek ise bu denli rahatsızlık verdiğine göre dikenin çıkarılmasının gerekli olduğuna karar vermektir. İster inanın, ister inanmayın, vereceğiniz kararın etkileri hayatınızın geri kalanının yönünü belirler. Bu, geleceğinizin temelini atan, o en önemli yapısal kararlardan biridir.
Birini seçmekle başlayalım ve bunun hayatınızı nasıl etkileyeceğine bakalım. Eğer bir şeyleri dikene dokunmasını engelleme kararı verirseniz, bu hayat boyu çaba harcama gereğine dönüşür. Eğer yürüyüşe gitmek isterseniz, kolunuza dokunmalarını önlemek için az ağaçlı yerlere gitmeniz gerekecek. Uyurken çoğu zaman üzerine yattığınıza göre canınızın yanmaması için bir çare bulmaya çalışacaksınız. Belkide yatarken kullanacağınız bir koruyucu aparat bulmak hatta yaratmak durumundasınız. Buna büyük bir enerji harcarsanız ve çözümü işe yarıyormuş gibi görünürse sorunu çözdüğünüzü bile düşünebilirsiniz. Hatta bu buluş ile gurur duyup herkese anlatabilirsiniz.Ağaçları seyrelttiniz, kolunuza bu aparatı takıyorsunuz. Ancak şimdi yeni bir sorununuz var. Aşık oldunuz :)) Bu bir sorun çünkü sizin durumunuzda ki birine sarılmak çok zor. Dikene dokunabileceği için kimse size dokunamaz. Bu durumda, aslında dokunmadan, yakınlaşmaya izin verecek yeni bir aparat yapmak durumundasınız. Şimdi geceleri çıkarılmayan ve günlük faaliyetlere engel olmayan bir aparat yapabilirsiniz. Sonra koruyucu aletin geçebilmesi için kapıları değiştirirsiniz. Neyse en azından 'haytınızı yaşayabilmeye' başlamışsınızdır. İşe gidebiliyor, uyuyabiliyor ve insanlara yaklaşabiliyorsunuz. 'özgürüm' diyorsunuz, 'artık istediğimi yapabilirim'
İşin gerçeği ise dikenin bütün hayatınızı yönettiğidir. Nereye gittiğiniz, kimin yanında rahat ettiğiniz ve kiminsizin yanınızda rahat ettiği  de dahil olmak üzere, bütün kararlarınızı etkiler. Nerede calışmanıza izin verileceğini, nasıl bir evde oturabileceğinizi ve geceleri nasıl bir yatakta yatabileceğinizi o belirler. Bütün bunlar söylenip yapıldığında diken hayatınızın her yanını yönetiyor demektir.
Sonunda kendinizi sorununuzdan korumak için kurduğunuz hayat, sorunun kusursuz bir yansıması haline dönüştü. Hiç bir şeyi çözemediniz. Eğer sorunu kökünden halletmezde kendinizi sorundan koruma çabasına girerseniz, sorun hayatınızı yönetir hale gelir. Soruna, psikolojik olarak öylesine aşırı bir şekilde bağlanırsınız ki, ağaçlara bakmaktan ormanı göremezsiniz. Sorunun verdiği acıyı azalttığınız için, aslında size sorunu çözmüşsünüz gibi gelir. Ama sorun çözüme ulaşmamıştır. Tek yaptığınız hayatınızı ondan kaçınmaya adamaktır. Sorununuz artık evreninizin merkezi olmuştur. Olan budur.
Diken benzetmesini tümüyle hayatınıza uygulamak için yalnızlığı bir örnek olarak kullanalım. Diyelim ki çok derin bir iç yalnızlık hissediyorsunuz. Öylesine derin bir duygu ki geceleri uyumakta güçlük çekiyorsunuz. Gündüzleri de hassas bir haldesiniz. Kalbinizde, sizi huzursuz eden keskin acılar hissetmeye çok yatkınsızın. İşinize odaklanmakta zorlanıyor, günlük hayatın getirdiği etkileşimde sıkıntı yaşıyorsunuz. Bunun da ötesinde insanlra yaklaşmakta zorlanıyorsunuz. Gördüğünüz gibi yalnızlıkta ayni diken gibi bir şey. Hayatınızın her cephesinde acı ve sıkıntıya neden oluyor. Ayrıca insan kalbinde birden çok daha fazla diken bulunur. Yalnızlığa, reddedilmeye, fiziksel görünümümüze ve zihinsel yeteneklerimize dair duyarlılıklarımız vardır. Kalbimizin en duyarlı yerine değen bir çok dikenle ortalıkta dolaşıyoruz. Her an bir şey onlara dokunup içimizde acı hissetmemize yol açabilir.
Bu iç dikenler konusunda da kolunuzda ki dikende olduğu gibi iki seçeneğiniz vardır. Çok açıkça görüldüğü gibi dikeni çıkarmanız daha kolay oludu. Çıkarıp atılabilecekken bütün hayatınızı dikeni korumaya harcamanız için bir neden yok. Dikeni çıkardığınız anda gerçekten kurtulursunuz ondan. Bu içinizde ki dikenler içinde doğrudur. Onları da çıkarabilirsiniz. Ancak onlar tarafından rahatsız edilmeden onları muhafaza etmeyi seçerseniz, hayatınızı, içinizde ki dikenleri kımıldatacak durumlardan sakınacak şekilde değiştirmeniz gerekecektir. Eğer yalnızsanız, çiftlerin gittiği yerlere gitmekten kaçınmalısınız. Eğer reddedilmekten korkuyorsanız, insanlara yaklaşmaktan kaçınmalısınız. Ancak bunu yapmakla ormanda ki ağaçları seyreltmek arasında bir fark yoktur. Hayatınızı, dikenleri hesaba katarak yaşıyorsunuz demektir. Yani hayatınızı dikenler yönetiyor demektir….

HAFTAYA; İÇİNİZDE Kİ DİKENİ ÇIKARMAK devam...

Yalnızsanız, kendinizi yalnızlıktan kurtulak için ne yapmanız gerektiğini düşünüp taşınırken bulacaksınız. Kendinizi bu denli yalnız hissetmemek için ne yapabilirsiniz? Boylece sorundan nasıl kurtulacağınızı değilde kendinizi böyle hissetmekten nasıl koruyacağınızı bulmaya çalışırsınız. Bunu, durumları ya da insanları, yerleri ve nesneleri koruyucu kalkan olarak kullanarak yaparsınız. Siz de sonunda kolunda diken olan kişiye benzersiniz. Yalnızlık tüm hayatınızı yönetir. Kendinizi daha az yalnız hissetmenizi sağlayan kişiyle evlenirsiniz, bunu hem doğal hem de normal bulursunuz. Ancak bu durum, dikeni çıkartıp atmak yerine, dikenin verdiği acıdan kaçan insanın durumuyla kesin olarak aynıdır. Yalnızlığın kökünü çıkarıp atmadınız. Sadece onu hissetmekten sakınma girişiminde bulundunuz. Biri ölür ya da sizi terkederse, yalnızlık sizi tekrar huzursuz edecektir. Dışarıda ki durumun sizi içinizdeki şeyden korumayı başaramadığı anda, sorununuz geri dönecektir.
Eğer o dikeni çıkarmazsanız, sonunda hem dikenden hem de ondan kaçmak için çevrenize çektiğiniz her şeyden sorumlu olursunuz. Eğer yalnızlık duygunuzu azaltan birini bulacak kadar şanslıysanız, bu kez onunla ilişkinizi muhafaza etmek kaygısına kapılırsınız. Bu durumda sorundan kacarak sıkıntınızı arttırmayı basarmıs olursunuz. Hayatınızı bu duruma uydurmak zorunda kalırsınız. Kalmasına izin verdiğiniz zaman, esas sorun genişleyerek katmerli sonuçlara dönüşür. Ama siz ondan kurtulmak yerine onu hissetmekten kaçınmayı tercih edersiniz. Artık onu etkileyen her eyi düzeltmekten başka çareniz yok. Nasıl giyineceğiniz, nasıl konuşacağınız konusunda kaygılanmanız gerekecek. Yalnızlık duygunuzu veya sevgi ihtiyacınızı etkileyeceği için insanların sizin hakkınızda ne düşündüğü konusunda kaygılanmanız gerekecek. Eğer sizi çekici bulan biri varsa ve bu yalnızlık duygunuzu hafifletiyorsa 'Seni memnun etmem için nasıl davranmam gerekiyor? İstediğin her şekle girerim. Sadece o yalnızlık dönemlerini yaşamak istemiyorum artık' diyebilirsiniz.
Artık ilişkiniz konusunda kaygılanma yükünün altına girdiniz. Bu temelde gerginlik ve rahatsızlık duyguları yaratır ve geceleri uykunuzu bile etkiler. Ancak gerçeği söylemek gerekirse, yaşadığınız duygu yalnızlık değildir. 'Doğru şeyi söyleyebildimmi ? Benden hoşlanıyormu ? Yoksa ben kendimi mi kandırıyorum ?' gibi düşüncelerdir.Kökteki sorun artık derin kaygılardan sakınmak için devreye giren bu daha sığ sorunların altına gömülmüştür. Her şey daha karmaşık bir hale gelmiştir. İnsanlar sonunda dikenlerini saklamak için ilişkilerini kullanır hale gelirler. Eğer birbirinize değer veriyorsanız, davranışlarınızı birbirinizin yumuşak noktalarına vurmayacak şekilde ayarlamanız beklenir.
İnsanların genelde yaptığı budur. İçlerindeki dikenlerle ilgili korkuların davranışlarını etkilemesine izin verirler. Hayatlarını dikeniyle yaşayan biri gibi sınırlamaya başlarlar. Eğer içinizde sizi huzursuz eden bir şey varsa, er veya geç bir seçim yapmak zorundasınız. Huzursuzluğunuzu onu hissetmekten sakınmaya çalışarak geçiştirirsiniz. Ya da sadece dikeni çıkarır, hayatınız onun etrafında odaklamazsınız.
İçinizdeki, huzursuzluğun kökündeki nedeni ortadan kaldırma yeteneğinizden kuşku duymayın. Gerçekten çıkıp gidebilir. İçinize, varlığınızın özüne derin derin bakabilir ve en zayıf kısmınızın hayatınızı yönetmesini istemediğinize karar verirsiniz. İnsanlarla onların sizden hoşlanmasına ihtiyacınız olduğu  için değil, onları ilginç bulduğunuz için ilişki kurmak istersiniz. İç orunlarınızdan kurtulmak için değil, gerçekten aşık olduğunuz için sevmek istersiniz…
Kendinizi nasıl özgür kılacaksınız? Kendinizi, en derin anlamıyla kendinizi bularak özgür bırakabilirsiniz. Siz hissettiğiniz acı değilsiniz, siz kendine baskı yapan yanınızda değilsiniz. Bu huzursuzluklardan hiç birinin sizinle bir ilgisi yok. Siz bütün bunları 'farkeden' siniz. Bilinciniz bunlardan ayrı ve hepsinin farkında olduğu için kendinizi özgür bırakabilirsiniz. Kendinizi içinizdeki dikenlerden kurtarmak için, sadece onlarla oynamayı bırakın.Onlara ne kadar fazla dokunursanız, onları o kadar tahriş edersiniz. Onları hissetmekten kaçınmak için hep birşeyler yaptığınızdan, onlara doğal olarak kendilerini çözme şansı verilmiyor. Eğer isterseniz, huzursuzlukların ortaya çıkmasına, sonra da gitmesine izin verebilirsiniz. İçinizdeki dikenler, sadece geçmişten gelen enerjiler olduğu için salıverilebilirler. Sorun şu ki, ya onların salıverilmesine neden olacak durumlardan kaçıyorsunuz ya da kendinizi korumak adına onları geri itiyorsunuz.
Evde oturmuş televizyon seyrederken iki kişi birbirine aşık olana kadar programı zevkle izliyordunuz. Birden yalnızlık duygusuna kapılıyorsunuz, ancak etrafınızda sizinle ilgilenecek kimse yok. Oysa iki dakika önce keyfiniz yerindeydi. Bu örnek, dikenin her zaman kalbinizde olduğunu ve ancak bir şey dokunduğunda harekete geçtiğini gösteriyor. Bu reaksiyonu kalbinizde bir boşluk gibi algılarsınız.Çok rahatsızlık verici. İçinizi bir zayıflık duygusu kaplar ve yalnız kaldığınız başka zamanları, sizi incitmiş olan insanları düşünmeye başlarsınız.Artık televizyonun keyfini çıkarmak yerine bir düşünce ve duygu dalgasına yakalanmış olarak oturursunuz.
Bunu çözmek için bir şeyler yemek, birine telefon etmek veya kendinizi yatıştıracak herhangi başka bir şeye baivurursunuz. Yada farkettiğinizin farkına varabilirsiniz. Televizyon seyreden bilincinizin artık içinizde ki melodramı seyrettiğinin farkına varabilirsiniz.Konu sizsiniz ancak gördüğünüz şey bir obje. Boşluk duygusu bir obje. Ama onu kim hissediyor? Çıkış yolunuz sadece dikkat edeni farketmek. Gerçektende bu kadar basit. Bütün o koruyucu çalışmalardan daha az karmaşık. Tek yapmanız gereken şey, yalnızlığı hissedenin KİM olduğuna dikkat etmek.. Buna dikkat eden kişi zaten özgürdür. Bu enerjilerden kurtulup özgür kalmak istiyorsanız, onları içinizde saklamak yerine içinizden geçip gitmelerine izin vermelisiniz.
Çocukluğunuzdan beri içinizde enerjilerin varlığı sürüp gidiyor. Uyanın, orada olduğunuzu ve yanınızda duyarlı biri olduğunu farkedin :)) O duyarlı yanınızın huzursuzlukları hissetmesini gözleyin sadece. Onun kıskançlık, korku, ihtiyaç hissettiğini gözleyin. Bu duygular bir insanın doğasının parçalarıdır. Dikkat ederseniz, onların siz olmadığını, sadece hissettiğiniz ve yaşadığınız şeyler olduğunu göreceksiniz.Siz, içeride ikamet eden ve bütün bunların farkında olan varlıksınız. Eğer merkezdeki konumunuzu korursanız, zor deneyimlerin bile değerini bilmeyi ve onlara saygı duymayı öğrenebilirsiniz.
Örneğin, en güzel şiir ve müzik eserlerinin bazıları ruhsal karmaşa yaşayan insanlardan çıkar. Sanat harikaları insanın varlığının derinlerinden gelir. Bu fazlasıyla insana özgü durumları, onların içinde kaybolmadan veya onlara direnmeden yaşayabilirsiniz. Farkında olduğunuzu farkedin ve yalnızlığı yaşamanın sizi nasıl etkilediğini izleyin. Duruşunuz değişiyormu? Yavaşmı hızlımı nefes alıyorsunuz? Yalnızlığın içinizden geçmesini sağlayacak alan verildiğinde neler oluyor? Kaşif olun. Buna tanıklık edin. O zaman çekip gidecektir. Eğer içine dalmazsanız, bu deneyim kısa sürede geçecek ve başka bir şey ortaya çıkacaktır. Bütün bunların keyfini çıkarın. Eğer bunu yapabilirseniz, özgür kalacaksınız ve içinizde saf bir enerji dünyası açığa çıkacak.
Özünüzün içinde ne kadar çok oturursanız daha önce hiç hissetmediğiniz bir enerjiyi o kadar fazla hissedeceksiniz. Bu enerji zihninizi ve duygularınızı yaşadığınız ön cepheden değil, arkadan gelir. Kendi melodramınıza dalmak yerine farkındalık konumunun derinliklerinde rahat bir şekilde oturduğunuz zaman, bu enerjinin derinlerden yükselerek aktığını hissedeceksiniz. Bu akışa 'Shakti' denir. Bu akışa 'İlahi Ruh' denir. İçinizdeki huzursuzluklara takılmak yerine Öz'ünüze takılırsanız bunu hissetmeye başlarsınız. Yalnızlıktan kurtulmak zorunda değilsiniz, sadece onun içinde boğulmaktan vazgeçin. O da arabalar, çimenler, yıldızlar gibi evrendeki bir nesnedir. Size ne…. Bırakın bu şeyleri gitsin. Öz'ün yaptığı budur. Bilinç savaşmaz, bilinç serbest bırakır. Evrendeki her şey önünde resmi geçit yaparken bilinç sadece olanların farkındadır.
Eğer Öz'ün içinde oturursanız, kalbiniz zayıf olduğunda bile, iç varlığınızın gücünü hissedersiniz. Yolun esası budur. İç huzursuzlukları hissetmenin sorun olmadığını ve onların artık sizin bilinç konumunuza zarar veremeyeceğini öğrendiğiniz anda, özgür olacaksınız. Arkanızdan gelen iç enerji akışı, size destek olacak. İç enerji akışının coşkusunun tadını alınca, bu dünyanın içinde yürüyebilirsiniz ve dünya asla dokunmaz size…Böylece özgür bir varlığa-sınırları aşmış size- dönüşebilirsiniz…

Haftaya; RUHUNUZ İÇİN ÖZGÜRLÜK ÇALMAK….

KENDİNİZİ ÖZGÜR KILMAK devam…

Serbest bırakmanız gereken şeyin gitmesine izin vermezseniz, kalbinizde harekete geçen enerjinin bir mıknatıs gibi çalıştığını farkedersiniz. Bu bilincinizi içine çekecek olağanüstü bir çekim gücüdür. İlk rahatsızlığı farkettiğinide sahip olduğunuz farkındalık perspektifini sürdüremezsiniz. kalbinizin tepki verdiğini gördüğünüz objektif farkındalık konumunu bırakıp yön değiştirerek kalbinizden gelen enerjilere bulaşırsınız. Bir süre sonra. geri gelirsiniz ve orada olmadığınızı, tümyle sıkıntılarınızın içinde kaybolduğunuzu farkedersiniz. Sonra da pişman olacağınız bir şey yapmadığınızı ya da söylemediğinizi umarsınız. Zihniniz oldukça uzun bir süre berraklığını kaybedebilir. Peki bu sürede gittiniz ?Nasıl geri geldiniz? Önemli olan şey, her şeyi açı seçik gördüğünüzde hiç bir yere gitmiyor olduğunuzu farketmenizdir. Sadece odaklanmış farkındalık konumunda oturmuş, sorununuzun tetiklenmesini seyrediyorsunuz. Seyrettiğiniz sürece de onun içinde kaybolmuyorsunuz.

Bunun anahtarı, hemen gitmesine izin vermezseniz, harekete geçen enerjinin sizi huzursuz eden gücünün bilincinizin odağını çekeceğini anlamaktır. Bilinciniz bu tedirginliğin içine dalınca Öz'ünüzün net konumu kaybolur. Bunun bir kitaba dalıp veya televizyonda ki bir filme kapılıp ortamdan uzaklaşmaktan farkı yoktur. Sadece çevrenizin objektif olarak farkında olmanızı sağlayan sabit bilinç odağınızı kaybetmişsinizdir. Öz'ün oturduğu yerden ayrılmak genelde kasten yapılan bir hareket değildir. Bunun olmasına çekim yasaları yol açar. Bilinç her zaman en çok dikkat şeken objeye odaklanır: bir yere carpan ayak parmağı, yüksek bir ses veya kalp ağrısı gibi. Yasa içeride de dışarıda da aynıdır. Bilinç en çok dikkatini çeken yere gider. Tıkanmış bir enerji tetiklendiğinde, ayni çekim ortaya çıkar ve bilinç bu rahatsızlığın kaynağına çekilir. Sonrada orası bilincinizin konumu haline gelir. Rahatsızlık geçipte gitmenize izin verdikten sonra doğal olarak farkındalığın yüksek konumuna doğru çekilirsiniz. Orası bu huzursuzluğa doğru çekilmeden önce sizin oturduğunuz yerdir: bilincinizin konumu rahatsızlığın ortaya çıktığı yere düştüğü için tüm dünya farklı görünür.

Gelin bu düşüşü adım adım analiz edelim. Aşağıya, huzursuz enerjinin içine doğru çekildiğiniz zaman başlar bu düşüş. Kesinlikle ait olmadığınız bir yerde bulursunuz kendinizi. Bilincinizin olmasını isteyeceğiniz en son yerdir burası, ama oraya çekilmiştir işte. Şimdi huzursuz enerjinizin içinden baktığınızda, her şey huzursuzluğunuzun ince sis perdesiyle çarpıtılarak çirkin görünür. Hoşunuza giden şeyler artık karanlık ve iç karartıcı görünmektedir. Oysa aslında değişen bir şey yoktur. Bu duyguların nedeni sadece huzursuzluğun içinden bakıyor olmanızdır. Algılamanızda ki bu değişiklikler size onları bırakmanızı hatırlatmalıdır. Her zaman hoşlandığınız insanlardan hoşlanmadığınızı görmeye başladığınız anda hayatınızın gerçekten de farklı göründüğünü düşündüğünüz anda, her şey olumsuzlaşmaya başladığı anda….bırakın geçsin. Daha once bırakmanız gerekirdi ama bunu yapamadınız. Sorun şu ki; artık bunu yapmak daha zor. Başladığı anda derin bir nefes alıp serbest bırakabilirdiniz. Artık ayni daireye yeniden dönmeden bilincinizin eski konumuna geri gelmesini sağlamak ciddi bir çaba gerektirir. Döneceğiniz daire görece berraklık konumunu kaybettiğiniz andan geri geldiğiniz ana kadar geçen zamandır. Bu zaman dilimi başlangıçtaki rahatsızlığa yol açan enerji tıkanmasının derinliğini belirler. Bir kere harekete geçirilince tıkanmış enerji yolunda ilerlemek zorundadır. Eğer onu serbest bırakmazsanız, içine çekilirsiniz. Artık özgür değilsiniz, yakalandınız. Görece berraklık konumundan düştüğünüz anda, huzursuz enerjinin merhametine kaldınız. Enerji tıkanmasını tetikleye şey eğer gündemdeki bir durumsa, oarada uzun bir süre kalmanız mümkündür. Eğer sadece geçip giden bir olatsa ve salıverdiği enerji hemen dağılırsa, kendinizi hızla geriye doğru sürüklenirken bulursunuz. Ancak önemli bir nokta vardır; bu sizin kontrolünüz altında olmaz. Kontrolü kaybetmişsinizdir çünkü.

Düşmenin anatomisi budur. Böyle huzursuz bir durumdayken bir şeyleri onarmaya çalışma eğiliminde olursunuz. Neler olup bittiğini net bir şekilde göremezsiniz. Sadece huzursuzluktan kurtulmak istersiniz. Bu nedenle hayatta kalma iç güdünüze kadar inersiniz. Zorlayıcı bir şeyler yapmanız gerektiğini hissedebilirsiniz. Taşınmak, istifa etmek, sevgilinizi terk etmek gibi şeyler düşünebilirsiniz. Zihin bir sürü şey söylemeye başlar, çünkü bulunduğu yerden hoşlanmamıştır. Buradan kaçma çabası içindedir. Bu noktaya düştüğünüzde herşey daha da sarpa sarar. Bu huzursuz enerji içindeyken zihninizin yapmanızı söylediği şeylerden bir yada birkaçını yaptığınızı düşünün bir an. Eğer gerçekten istifa ederseniz neler olacağını düşünün bir an. Karmaşanın eyleme dönüşmesi bir çöküş daha yaşatır. Artık enerjiyi serbest bırakmak imkansızlaşır . Ego devrededir. Enerjileri cisme dönüştürünce hareketlerinizi savunmak zorunda kalacak, davranışlarınızı doğruymuş gibi göstermek isteyeceksiniz. Artık sizi aşağıda tutan güç daha fazladır. Önce aşağıya düştünüz, sonra da bunu açık ettiniz. Yükünüzü dünya ya boşaltmak dünyayı bu nesneyle boyamak gibi bir şeydir. Çevrenize daha fzla bu tür enerji salarsınız ve bu size geri döner. Etrafınızı bu konuda sizinle etkileşim içerisinde olacak insanlar çevirir. Bu 'çevre kirlenmesi' yaşamınızı etkiler.

Olumsuz döngüler böyle meydana gelir. Etrafınızda ki yüreklere aşıladığınız bu sorun size geri dönecektir. Yarattığınız her türlü huzursuzluk size geri döner. Ne kadar ileri gidebilirsiniz. Zayıfladığınız anda, bir başka enerji tetiklenir, sonra da bir başkası… Hayatınızı tam bir enkaza dönüşecek kadar aşağılara düşürebilirsiniz. Kalbinizde ki tek bir tıkanmanın aldığı darbenin hayat boyu sürecek bir düşüşe neden olabileceğinden kuşku mu duyuyorsunuz ? Bunun olabileceğini bilmelisiniz. Bütün bunlarda sakınmak için yapmanız gereken tek şey en başta bu tıkanmış olan enerjiyi salıvermektir. Eğer bunu yapabilirseniz aşağı düşmek yerine yukarı çıkarsınız. Mekanizma böyle çalışır. Tıkanmış bir enerjinin tetiklenmesi iyi bir şeydir. İçinizi açmanın ve tıkanmış enerjiyi salıvermenin zamanı gelmiş demektir. Eğer onu bırakırsanız ve içerde arınma sürecinin başlamasına izin verirseniz, tıkanmış enerjiler salıverilir. Salıverilip akmasına izin verilince arınır ve bilincinizin merkezine geri döner. Bu enerji artık sizi zayıflatmayacak aksine güçlendirecektir. Tırmanmanın sırrı aşağıya bakmamaktır, daima yukarı bakın.

Karanlıkla başa çıkmak için Öz'ünüzün konumunu bırakmanız gerekmez. Eğer izin verirseniz o kendi kendini arındırır. Karanlığın içine dalmak, karanlığı besler. Ona doğru dönmeyin bile. Eğer içinizde huzursuz enerjiler görebiliyorsanız olabilir. Farkındalık konumunda oturun. Aşağınızda neler oluyorsa olsun, kalbinizi açın ve salıverin gitsin. Kalbiniz arınacak ve asla bir düşüş aşamayacaksınız. Eğer yolda ilerlerken düşerseniz kalkın ve bunu unutun. Kararınızı güçlendirmek için bundan ders alın. Sonra da bırakın geçip gitsin. Anlamaya çalışmayın, hiç bir şey yapmayın. hemen bırakın ve enerjinin ulaşabileceği en yüksek bilinç merkezine geri dönmesine izin verin. Korku hissediyorsanız bırakın. Her ne hissediyorsanız bırakın. Bırakmadığınızı farkettiğiniz anda bırakın. Zamanınızı boşa harcamayın. Enerjiyi yukarı çıkarmak için kullanın. Siz, kendisinin ötesini keşfetmesi için muazzam bir fırsat tanınmış müthiş bir varlıksınız. Bu Süreçte  tümüyle çok heyecanlı; hem güzel hem kötü zamanlarınız olacak. Başınıza her türlü şey gelecek. Yolculuğun eğlenceli yanıda bu.

Bu nedenle düşmeyin. Rahatlayın,bırakın gitsin. Ne kadar büyükse, bırakmanın ödülü o kadar büyük, bırakmazsanız da düşüş o kadar kötü olur. Bu siyah ve beyaz diye tanımlanabilecek bir durumdur. Ya bırakırsınız ya bırakmazsınız. İkisinin arasında başka bir seçenek yoktur. Bu nedenle bütün tıkanmalarınızı ve huzursuzluklarınızı bırakın. Bırakın onlar yolculuğunuz için yakıta dönüşsünler. Sizi aşağıda tutan şey, yukarı çıkaracak büyük bir güce dönüşebilir. Yeter ki izin verin

Haftaya; İÇİNİZDE Kİ DİKENİ ÇIKARMAK...

Diğer Linkler
 
Bookmark and Share
web tasarım bosphorusmedia